08 Ağustos 2009

Kişi...

Çok geç bir saat bu. Uykum var, uyumak istediğimi sanmıyorum. Neden böyle oldu dersin? Bilemezsin tabi. Ne bilesin.

Sana bu gece neden bahsedeceğim. Bir makaleye denk geldim. Makalede, İyi İnsan Kontratı diye bir şeyden bahsediyordu. Buna göre, bazı bireyler kendilerine olan güvenlerini korumak ve başkalarınca sevilmek için dostlarıyla bir tür yazısız anlaşmaya varıyor. O onlara iyi davranacak, onları sevecek, ricalarını kabul edecek; onlar ise onu sevip onunla iyi geçinecekler. Adam, bu sebeple asla gerçek arkadaşlıklar kuramadığını, romantik ilişkilerinin bile yürümediğini yazmış. Yine bu yüzden çok sevmiş olduğu eski sevgili ile arkadaş kaldıktan sonra kız ondan ne isterse her şeye evet deme ihtiyacı hissetmiş. Her şeye evet diyen bir kişi.

Bir aydınlanma anında durumunu fark eden bu zibidi, bu halinden kurtulmak için bilerek kıl bir insan gibi davranmaya başlamış. Tüm ricaları reddetmiş. Dediğine göre sonunda kendine güven duymak için başkalarına ihtiyaç duymayan, bağımsız bir kişi olmuş. Birkaç nadir, karşılıklı çıkar üstüne kurulu dostu kalmış. Falan filan fıstık işte.

İyi bir insan olmaya çalışmanın gereksizliği, renksizliği ve meyvesizliği konusunda hemfikirim aslında. Yine de bundan kurtulmak için her şeyin çöpe atılması gerekmediğini düşünüyorum. Dostluklar evrimleşebilir bence. Kişi, kendisiyle kutuplaşmak yerine bu halini fark edip daha dengeli bir tutuma gidebilir. Hem zaten kişi her kim ise olduğu gibi davranırsa sorun kalmaz; içinde iyilik varsa vardır, unu yadırgamamalı. Öte yandan kişi kızdığını, istemediğini ya da onaylamadığını söylemekten korkmamalı. Her şeye evet demek doğru değil, fakat hayırı bir hayat felsefesi haline getirmemeli.

Bu konudan neden bahsettim. Bir süre evvel kendimde bu "iyi insan olma çabası"nı fark etmiştim. Bunun bende bir boşluk yarattığını, arkadaşlıklarımın nasıl da tek taraflı geliştiğini düşünmüştüm. Cidden, arkadaş bildiğim çok insan var fakat pek azı bana geliyorlardı. Hatta neredeyse hiçbiri gelmiyordu bana, çağırmıyorlardı da. Genelde giden ben oluyordum. Hâlâ bile öyledir.

Yine de kronik bir "iyi insan" olduğumu düşünmüyorum. Cidden çoğu şeyi içimden geldiği için yapıyorum. Fakat kaynağı ne olursa olsun, sonuçlar birbirine benziyor. İyi birisi olmak, nasıl diyeyim, renksiz.

Bu blogu öz-analiz köşesi de yaptım ya, harika. Saatin geç, beynimin yavşak, bedenimin isyanlarda, ağrımın ise had safhada olmasına ver.

Gidiyorum ben. Haden.

Bahsi geçen makale de budur: http://www.happinessinthisworld.com/2009/05/24/the-good-guy-contract/

06 Ağustos 2009




Bana bak Kişi, Kişiliğini bil!

Bunu bir sataşma olarak görme dilerim. Diyeceğim o ki, ne isen osundur. Belki de sana uygun olmayan kendi nezdinde nispeten fiyakalı saydığın gelecek olasılıklarına ulaşmaya çalışmanın manası yok. Önce bir sor lütfen, bunu gerçekten istiyor musun?

Tabi, zamana yayılı çoklu benlikler açısından bakarsak, şimdiki benin istemediği bir şey için gelecek benlerin yolunu tıkaması şımarık bir çocuğun yapacağı türden bir bencilliktir... Hmm... Aslında şu çoklu benlik fikrini uygulamaktan vazgeçmeliyim. Biraz kısır bir bakış açısı...

Yani, düşünsene, bu bakış açısına göre benim her an iğne üstünde durmam gerek. Ya da tamamen boşvermem. Ki bu da kendi içinde bir paradoks aratıyor. Aman, neyse...

Koca evde tırnak makası bulamadım, bu da sana benim fikir kalabalığımdan tenefüs olsun. Tırnakların biraz uzunken klavye kullanmak zorlaşıyor. Evet.

İstekler demişken. Şu geçen hayatım boyunca isteklerimi dizginlemek benim kendime vurduğum ketlerin en büyüklerindendi. Maddi olarak istediğim hey şeye ulaşabiliyor olmak bende bir zıvanadan çıkıp maddiyatta kaybolma korkusu yaratmıştır; bu bakımdan bir şeyi istediğimi dile getirmeden önce hep uzun uzun düşünürdüm buna gerçekten ihtiyacım olup olmadığını. İsteklerimde sorumlu ve gerçekçi bir çocuk olmalıydım. Alabiliyor olmam, almam gerektiği anlamına gelmiyordu.

Bu, duygusal ve pratik isteklerime de yansıdı elbette. Biraz olumsuz bir yansımaydı gerçi. Bu dallarda doğrusu maddi konularda olduğu kadar şanslı değildim. Bu yüzden iradi bir kendini kontrolden bahsedersem, seni kandırmış olurum. Seçim sırf bana ait değildi; seçimlerimi zorlayan, beni yönlendiren ya da geri sindiren koşullar vardı. Oldukça sinir bozucu, yönlendirilmek. Sanırım kendime dair konularda biraz kontrol manyaklığına sahibim. Fakat bu kendimi tutmalarım bende eksikliklere sebep oldu. Şimdilerde bu konularda etkin bi şekilde etraflıca düşünebildiğimi sanmıyorum.

Yazıyı nereye getireceğim: Kişiye, kişiliğini bilmesini söylüyorum. İstediğini söyle. Geleceğe dair istekler ve planlar belki işine gelmiyor ve bu konuda adımlar atmaktan korkuyorsun. Fakat şimdinin günahı ne? Şu anda ne istiyorsan söylemelisin. İstediğin için suçlu olamazsın ya?

Yine de bir düşün derim... (Argh! Kısır döngü.)

Çok uzatmış olabilirim. Çok kişisel bulmuş da olabilirim.

Bana ne ya, onu da gelecekteki Ben düşünsün.

Akşama belki görüşürüz.

Haden.

Resmi nereden almıştım ya... Hatırlamıyorum. Yazık. Salak geçmiş ben. Aha, al sana benlik karmaşası.

04 Ağustos 2009

Kişi.

Kurbanım sensin. Benimle eşit olanlar dahil herkesin bana birtakım dersler vermeye çalıştığı şu sıralar, sanırım bir tek sana laf ediyorum. Galiba insanlara çok "umutsuz" bir görüntü sergiliyorum, başka açıklama gelmiyor aklıma. Heh, yapacak bir şey yok, bir süre daha böyle devam edeceğimiz 'çok açık'. Herkesin lafını ağzına tıkamam ya.

Bugün bu blogu güncellemek istiyordum. Bir şiirimsi koymayı düşündüm, fakat nispeten yeni sayılan şiirlerimin çoğu kendi içinde bol bol "sen" hitabı içeriyor. Bu kadar senli benli şiirimsi ile sizi sıkmak istemeyiz.

İzlediğim film ise, Toki wo Kakeru Shoujo isimli bir anime filmiydi. Çevirisi The Girl Who Leapt Time, yani Zamanda Sıçrayan Kız. Biraz bilim kurgu, biraz günlük hayattan kesit, hafif drama, orta dozda romantizm içeren hafif bir filmdi. Seslendirmesi güzel, çizimleri hoş ve akıcı, hikaye bakımındansa merak uyandırıcı ve basitin üstündeydi. Hani, animeye önyargı ile yaklaşmayan birisi isen, tavsiye ederim.

Akşama doğru saat sekizi çeyrek geçiyordu ben deniz şortumu giyip yalınayak sahile indiğimde. Bahçe kapısını kapatıp sokağa adım attığımda, akşamüstü yürüyüşüne çıkmış insanların gözleri üstüme kilitlendi. Üç senedir alışık olduğum bir şey. Bu yaz pek denize girmedim gerçi, kendimde o gücü ve uğraşma isteğini bulamıyorum.

Kumsala indim, kumlar soğuktu. Esen rüzgar soğuk geldi bana. Denizin kenarına geldiğimde, dalgalar bana uzanmaya çalıştılar. Ayak parmaklarıma değmelerine santimler kala güçleri yetmeyip geri çekiliyorlardı, bir dahaki sefere bu kadar ucuz kurtulamayacağım tehditlerini savurmayı ihmal etmeyerek. Sinirlerinden bembeyaz köpürdüklerini söyleyebilirim. Sağıma baktığımda köpük köpük deniz ve uzayan sahili görüntüsü hoşuma gitti. Soluma baktığımda sahili terk etmek için toparlanan bir çekirdek aileyi gördüm ve nedense bu pek hoşuma gitmedi. Rüzgar esti ve ben üşüdüm. İçimi bir ürperme sarınca, denize giremeyeceğimi anladım. Bir titreme krizi riskine girmek istemedim o an. Kendi kendime düşündüm, aslında kalabalığı umursamayıp güneş tepedeyken girmeliydim denize.

Fakat tuzlanmak ayrı bir dert...

Neyse, sonuçta ayaklarım kumlu bir şekilde geri döndüm eve. Küçük ve hoş bir yürüyüştü. Ben sırtımı dönüp eve yürürken deniz arkamdan alay edercesine hışırdamasa daha iyi olacaktı gerçi.

Saat şu anda 01:25. Evin önündeki kumsalda 6 kişilik bir genç grubu oturmakta. Birisinin elinde gitar. Ara ara biralarını yudumlayıp kızıl alevli sigaralarından birer fırt çekiyorlar. Söyledikleri şarkı, biraz türk sanat müziğini andıran bir parça. Az evvelse Pinhani'den bir şeyler söylüyorlardı arada ayarı kaçan sesleriyle. Eğleniyor gibiler. Aklıma iki yaz evvel arkadaşım Hakan'ın bana, neden gidip aralarına karışmadığımı sorması geldi. Kendisine göre gidip o gruba katılmak çok sıradan bir şeydi. Bir an meselesi. Oldukça doğal. O zaman oldukça tuhaf gelmişti bana. Onlar ayrı şekilde eğlenen insanlar, kendi aralarında takılıyorlar, beni ilgilendirmezdi. Şimdi de pek farklı düşünmüyorum doğrusu; yani öyle bir grup insan gördüğümde benim aklıma bile gelmiyor gidip bir şeyler söyleyip aralarına kaynaşmak. Bir güven meselesi değil bu, düşünüş yapısı. Gerek var mı peki? Ya da sana sorarım kişi, sen yapar mıydın?

Bira dedim de, bugün canım özellikle içmek istedi. Hatta, ağır bir şeyler içmeyi düşündüm. Absint var mesela, daha iyi ne olsun? Fakat ağrı korkaklığından cesaret edemedim. Dün içtiğim biranın ağrısını bastırmak için biraz uğraşmam gerekmişti, absint içsem ne olur kim bilir. Öte yandan, şu alkol-ağrı ilişkisinin psikolojik olması da pek mümkün. Alkol neden benim sinirsel ağrımı artırsın? Bir açıklama gelmiyor aklıma.

Şimdi, konuyu günlük hayattan uzaklaştırmalı. Kaç kere diyeceğim kendi kendime, burası bir günlük değil. Günlük başka!

Şu aşağıda vereceğim şiirimsi Özdemir Asaf'a ait ve "Neyin var, kuzum?" sorusunda verilen cevaplar hakkındadır kanımca. Öte yandan şiirin ismi neden Top, anlamadım.

TOP

Bir şey varsa,
Bir şey vardır.
Bir şey yoksa,
Çok şey vardır.

Çok şey varsa,
Bir şey yoktur.
Çok şey yoksa,
Bir şey vardır.

Evet, düşünsel şiirlere iyi örnekler veriyor bu şair. Çoğu şiirinin ardında bir akıl oyunu, bir beyin cimnastiği, bir düşünsel uğraş bulabilirsiniz. Bu bakımdan şiirleri arasında birçok anlamadığım var. Herhalde ya yeterince akıllı değilim ya da daha o şiirleri anlayacak zihne sahip olmadım. Ben ikincisini tercih ediyorum.

Neyse, Kişi, sağol dinlediğin için.

Haden.

02 Ağustos 2009

"Şey..."

"Olmaz."

"Ama..."

"Olmaz dedim."

"İyi de az önce..."

"Artık değil! Beklemeyecektin."

Altın parmaklıklı kapının kilidi çat diye yerinde oturdu. Son noktayı koyan bu metalik, yankılı ses olmuştu.

Kapıda kalan yaşlı adam, zaten doğru olamayacak kadar iyiydi, diye düşündü. Ellerini cebine soktu. Siyah gür saçları, kırışıksız yüzüne perçem perçem iniyordu.

Kapı açıkken girmem gerekirdi, diye düşündü. Aklım neredeydi? Yapacak bir şey yok. Şimdi uyuyacak bir yer bulması gerekiyor. Bir süre rahatsız edilmeyeceği, kapısız bir yer. Kapılar onu rahatsız ediyordu. Kapıların ne zaman kapanacağını bilmemek onu telaşa düşürüyor, telaşa düşünce hiçbir şey yapmıyordu. Tuhaf, her şey eşikten geçmeye bakıyor halbuki.

Bunun üstüne yaşlı adam rüzgara karşı kısa adımlarla apartmanlar arasındaki kapısız bir çocuk parkına gidecekti. Orada bankta uyuyacak, uyurken birkaç sarhoş genç tarafından eğlence olsun diye bıçaklanacak, o orada ölürken akan kanı ile boyanan toprağı üç gün sonra parkta oynayan bir çocuk dışında kimse fark etmeyecekti. Çocuk o toprakla bir kale yapacak, sonra çocuğa musallat olan ondan iki yaş büyük bir velet bu kaleyi bir tekmede yıkacak ve küçük çocuğa bir fiske vuracaktı. Bu olay üstüne çocuk bir daha o parka gitmeyecek, hep evde oturacak ve... ve...

Yok lan... Bu yazının gittiği bir yer yok. İlginçliğini kaybetti. Peki, o zaman ilk paragraftaki demir kapı, cennetin kapısı olsun? Belki o zaman daha ilginç olur. Adamın gittiği park, cehennem olsun. Adamın cehennemde heba olması ile çocuk cehenneme hiç uğramasın... Hm, sembolik membolik, bu sefer klişe oldu. Yok, bu hikaye girişiminden cacık olmaz.

-----------------------------------------------------------

Yukarıdaki gibi şeyler çıktığı için hikaye yazmıyorum sanırım. İlginç bir fikir gelene kadar durmalı. Bazıları sırrın çok yazmakta olduğunu söylüyor fakat bence işin içinde bir ilham, bir yazmaya değerlilik de var. Yazmaya değer değilse, anlatımın ilginç olmuş ne yazar? Eheh... Ne yazar dedim...

Sorun, şu son zamanlarda çok sık "birbiriyle bağıntılı hayatlar" temalı medyaya maruz kalmam. Sanırım bir şeyler yazmadan evvel, herhangi bir medyada maruziyetim üstünden vakit geçmesini beklemeliyim ki etkilenmem oldukça az olsun.

Bilinçlerini ve bilinçaltlarını yazıya döken insanlar tanıyorum. Bunu öyle güzel bir şekilde yapıyorlar ki, yazının kişisel olduğu bilgisine sahip dahi olsan okurken ilgini kaybetmiyorsun. Yalnız ne yazık ki bu yazarların akılları çok karışık, oldukça da karanlık oluyor. Ben de yapıyorum arada ya da yapıyordum; fakat benim yazdıklarım okunurken ilgi çekiciliklerini koruyorlar mı bilmiyorum. Sonra akla şu geliyor, bu yazıları okumak isteyenler yazarın acı çekmesini mi tercih ederler yoksa söz konusu yazar kişinin iç huzurlarını bulmalarını mı? Ben şu yazma işinin biraz yüce, huzurlu olmanın ise hafif sıradan olduğuna dair bir kanıya sahip olduğumdan sanırım biraz suçluluk duygusu hissederim.

Yalnız bu dediklerimi çürüten bir şey var; benim de aklım karışık, neden o zaman bir şeyler çıkmıyor? Hm... Düşünmek gerek. Ya da düşünmemeli. Aman ne bileyim be, sana ne hem?

Bugün hep evdeydim. Yarın Pazar ve hayat çok kalabalık olacak. Yine de yarın evden çıkmamın benim için iyi olacağını düşünüyorum. Kendi evimden sıkılmak istemem, değil mi? İyi de, nereye? Bu sorunsalı aşmanın bir yolu da, anlık kararlar vermektir. Sanırım Özdere'den kalkıp İzmir'e inmeyi, tek başıma bir yerlere gitmeyi (aklıma çağıracak, müsait kimse gelmiyor) ve oraya vardığımda bu tıklım tıklım sokaklarda ve bu sıcakta kendimi kaldırım taşlarında ve kafe masalarında aramayı düşünebilirim. Fakat bu, oldukça kuvvetli bir irade ve çelik gibi kıç kası gerektiriyor...

Hayattan üşeniyorum, biri tutup çeksin beni. Tercihen kan bağım olmayan birisi. Kanıma, alerji geliştirecek kadar fazla alışığım.

Şu son cümle beni bir başka düşünceye götürdü. Alışık olmak. Sevdiğim insana alışmaktan korkarım, sonrasında fark etmemeye başlıyorsun. Misal, kendi anneme o kadara alışığım ki, onun varlığı benim için bir şey ifade etmiyor. Fark etmiyorum, onda olan değişiklikleri görmüyorum, yokluğu bir duygu oluşturmuyor. Bu kötü. Ara ara, sevdiklerime dair geliştirdiğim köklü alışkanlıkları aşıp onlara yeni bir gözle bakmaya çalışıyorum fakat benim gibi bilinci her daim açık olmayan birisi için bunlar nadir zamanlar. Yani yetersiz.

Geçen sene nasıl da fark etmemişim mesela bu dönemleri? Diyorum kendime, Mete, nerelerdeydin sen? Ne yapıyordun? Allahaşkına (aşık olduğumdan değil), sen salak mıydın?

Öte yandan geçmişteki bir bene sözüm var, geçmişteki benlere laf etmeyeceğim. Bu, şimdiki beni gelecekteki benlerden de koruyor. Kim bilir ne salaklıklar yapıyorum şu sıralar.

Hayır, bu arada; tımarhanelik değilim.

Bir kişi kulağıma fısıldadı; benmerkezci olmaktan vazgeç evlat, çekilmez bir adam oluyorsun. Kendisi bilir kişiydi. Biliyormuş, peh!

Neyse, bu kadar yeter yine sanırım. Haden.

31 Temmuz 2009

Bir yazarın, diğer yazarın kafasına tükürmesi hoş değildir; ucuz bir derginin kapağında bile olsa. Adama sorarlar, o da senin benzerin değil midir? Tamam, farklı şeyler yazdınız belki, yine de yazma eyleminin paylaşılmasına saygı duymalısınız. Kınıyorum sizi, gözlüklü ve sevecen mizaca sahip yazar kişi, kınıyorum.

Ben neler diyorum?

Boş bir günün sonunda zar zor alınan gitme kararının ardından söz konusu menzile ulaşamadım bile. Onun yerine kendimi başka bir yerde buldum. Tanıdık bir yerde. Yine deniz kıyısı. Yine oldukça sıcak... Gerçi, gideceğim yer Alaska değildi ya... Neyse, uzun yolculuk fikri hoşuma gitmiyordu, o bakımdan rahatladığımı söyleyebilirim.

Bakın, duygularımın ve düşüncelerimi karışıklık katsayısını yaptığım saçmalamalara böldüğümde, saçmalama başına 5/3 oranında huzursuzluk düşüyor. Ben içimde bir şeyler bırakmamaya çalışıyorum.

"Seni görünce
Aynı anda geçer aklımızdan
Aynı düşünce...
Bir duvar gibi aramızda."

Şimdilerde uyunan uykuya çentikli ağlar bırakıyorum, bir yığın da tuzak... Belki hatırlanası bir rüya görürüm. Bu yüzdendir sabah uykularını hoş görmeye başladım. Rüya görmüyor değilim, fakat hatırlanası değil. Bir dönem vardı, gördüğüm rüyadan ilham alıp hikayeler çıkarmıştım. Harbi, nasıl bir dönemdi o? O zamanki akıl yapım ile şimdikini karşılaştırmak isterdim.

Gönüllü çeviri yapmak... Şimdilerde böyle olsun istiyorum.

Sanki mezuniyet üstüne geçen vakitle mayalandıkça tercihlerim değişiyor. Geçen gün bir üniversitede hocalık yapmanın nasıl bir şey olacağını düşünürken yakaladım kendimi. Bunun için çok ön yatırım yapmalıyım... Ben günlerini araştırmaya verecek birisiymişim gibi hissetmiyorum. Akademisyenlik bol bol araştırma, yazma yazma ve yazma gerektiriyor. Yüksek lisansı saymıyorum bile. Fakat dediğim gibi, mayalanan bir akıl benimkisi.

Sevilmek güzel şey, bu arada. Da insan etkilenmesine engel olamıyor. Kendini bir kale, diğerlerini de başka devletler olarak görmeye alışık ben.... Dur lan, aklıma geldi; bir ara aynı bu tema ile insan ilişkilerini anlatmaya çalıştığım bir hikaye yazmaya yeltenmiştim. Sonra o zaman insan ilişkileri konusundaki bilgimi yetersiz bularak vazgeçmiştim.. Tuhaf... Ne diyordum? Ha, evet, taş kafa ben ve diğer kaleler. Sanki etkilenmek kötü bir şeymiş gibi davranıyorum ara ara.

Yeter lan bu kadar. Bir dahaki sefere kısa bir hikaye istiyorum buraya. Evet, hikaye olacak yazdığım şey...

Laylay Lom, Gecıt kolları! Mete'yi deli deli mi bilsek yoksa deli deli değilken mi bilsek? O değil, ne şekilde sevsek?

Sevmek kelimesini çok kullanmaya başladım, kıllandım. Yeter artık, tadında bırakmalı.

YETER! KAPAT BRE!

29 Temmuz 2009

Yazacaklarım pek de iç açıcı olmayabilir.

Her insan korkar. Yalnız korkaklığı hayatının temeline oturtmuş bir insanın yaşamına doğrusu pek imrenmem. Korktuğu için risk almayan, korktuğu için susan, korktuğu için sevdiğini belli etmeyen, korktuğu için kızmayan, korktuğu için karar vermeyen, korktuğu için kaçan, korktuğu için yalnız kalan, korktuğu için hep yalan söyleyen...

İnsanları oldukları gibi kabul etmekten, sevmekten bahseder dururum. Ne yalancıyım. Yukarıda bahsettiğim türden insanlar beni çileden çıkartıyor. Bu pasiflik, bu kendini kabul etmemezlik, bu korkaklık beni tiksindiriyor ve hemen oradan uzaklaşmak istiyorum. Malesef uzaklaşmak her zaman mümkün olmuyor.

Bir şeyleri yapmayı ertelediğim zamanlar bunun nedenini anlamak üzere biraz kendimi kurcalayıp da aslında korktuğumu anladığımda kendime karşı öfke duyuyorum. Fakat korku öyle bir şey ki, bir kere içine oturdu mu aşması çok güç bir yapışkan oluveriyor sen önceden farkına varsan dahi.

Bu sebeple inatla aşamadığım şeyler yüzünden kızıyorum kendime. Yapamadıklarım veya diyemediklerim yüzünden kendi kafatasımı kemiresim geliyor. İnsanlar! Size kırıcı konuştuğumu mu sanarsınız? Hayır, size kırıcı konuşmuyorum. Siz gelin kırık kafama sorun ne kadar kırıcı olabileceğimi.

Şu Facebook öfkemden pay alıyor. Bazı düşüncelerden kaçan korkak hallerime yataklık etmekle suçluyorum kendisini. Ayrıca bir yararını da görmedim insanların fotolarına bakıp onların hayatlarından kesitler çalmak dışında.

Şiir miir de yayınlamayacağım sanırım. Bıktım buruk şeyler yazmaktan. İstediğim akıllara ulaşmıyor, hedeflediğim gözlerin ilgilisini çekmiyorsa, ilan etmenin bir anlamı yok.

Araya koyduğum mesafeyi sikeyim.

28 Temmuz 2009

Sanırım kararımı verdim, Kişi. Bir süre daha ahmağı oynamaya devam edeceğim.

Durum şu ki, hiçbir zaman 'bilir kişi'lerle aram iyi olmamıştır. Bir kişi bir şeyi en iyi bildiğini iddia edince ben ters tepiyorum. Bakalım el mi yaman ben mi. Delilik bu acı dolu anlarda bile kahkaha attırsın bana.

Sonumuz hayrola.

Kendisini gerçekten çok beğenen insanlar, sorarım, nedir kendinizle derdiniz? Nedir ıspatınız? Kabul edin halinizi ve gelin hep birlikte gülelim.

Gidip gelen aklımı bağışlayın. Bugün fotoğraflara bakınca tekrar fark ettim kendimi. Nereden geldiğimi falan. Ne olduğumun farkına varmak iyi geldi.

Kendi kendine yaratılan imgelerin/hayallerin/yanılgıların ağına düşüp kendini unutmak diye isimlendirdim bunu. Örümceği olmayan gümüşten ağlar.

"Örümceği olmayan, gümüşten ağlar." Vayt! Gel gelelim bundan anlam çıkartmak benim aklıma özgü bir şey de olabilir. Şimdi ben insanların bunu anlamasını beklersem, bu hayal kırıklığı olmaz mı? Hele hele sevdiğin ve özellikle ilgisini istediklerin. O yüzdendir, eğer ki edebiyat yapıyorsanız ve içinizden geldiği gibi yazıyorsanız, muhtemelen pek az kişi sizin kelimelere yüklediğiniz anlamları çıkartacaktır. Gerçi, okuyan kişi anlam çıkarmaya niyetli olmaya görsün, elbet bir şeyler anlar; sizin söylemek istedikleriniz olmasa dahi. Bu bakımdan okuyup da anlamadım diyene gocunmaya hakkımız var mıdır yeterince uğraşmıyor diye? Sanmıyorum. Kendimden biliyorum, olmadı mı olmuyor. Hele ki şiir yazıyorsanız, hiç olmuyor. Kişi her zaman niyetini koruyamıyor. Biraz ruh hali işi.

Şimdilerde huzur olmak isterim.

Öte yandan hayatımın gittiği belli bir yönünün olmaması, bu huzuru imkânsız kılıyor. Kendime öyle ya da böyle bir yön belirlemeliyim. Yaz da bitiyor zaten. Bahaneler azalıyor.

Çok yazdım, okuyan sıkılacak.

Haden.

27 Temmuz 2009

On this night, I give my condolences to God
For the loss of one his faithful.
For I bid thee fare well;
For this is the last time I wish
For His protection...
From now on I'll refrain myself
From His warm womb of words I made up
From a thousand stories that were in fact
From the vast imagination of
Human ancestry.
Now I stand alone, punishing myself
The things I do, myself.


Art by basharbbr@DeviantArt

26 Temmuz 2009

İnsanlık.

Her ne kadar derinlikleri ancak sizin duş tekneniz kadar olsa da (ayakta duş aldığınız türden bahsediyorum), her insanın bir fikri var. Bu fikirleri başkalarından devşirmiş olabilirler. Olsun. Sonuçta ithal da olsa birer fikirdir onlar.

Siz bunlardan etkilenmeyin lütfen.

Nispeten daha derin ve bir şeyler yaşamışlığı olan insanların 'kanıtlanmış' yargıları bile size uygun olmayabilir. Üstelik o yargıların öznellik derecesini asla bilemezsiniz çünkü siz orada değildiniz. O yargılar söz konusu kişi için doğruluk taşıyabilir; fakat sizin için bir şey ifade etmemesi de büyük bir ihtimal.

Geniş düşünebilmek önemli. Öte yandan

22 Temmuz 2009

Hey, Kişi.

Şöyle diyeyim, anlık hissiyatlar içinde yıkıma gitmek var ki acı verici de olsa aslında kolay olan budur. Kolaya kaçmak bir insanlık ayıbıdır. Heh, abarttım.

"Sokağa atılmış masaların birinde, kahvenin acelesizliği ile mayışık vaziyette, izliyorum." Olması gereken budur. Yazın sıcağına rağmen kişi, kahvesinden aldığı zevki aksatmamalıdır.

Geçen gün bahsetmiştim Ilgın'a, şu blog aleminde ne kadar da çok yemek sitesi var... StumbleUpon yapar iken zırt vırt bu sitelere denk gelip duruyorum. Sanırım bir yerlerde canı sıkılan bir ev hanımı ordusu var ve bunlar interneti kullanmayı biliyorlar!

Aslında gönül ister biraz kırmızı şarap. Alkol olsun diye değil, özellikle kırmızı şarap. Kan yapsın... Kan lazım biraz. Kan. Evet. Çok kafa olmayı sevmiyorum gerçi.

Söz alkol gibidir, uçar. Fazlası ise kafa yapar. Çok kafa olmayı sevmiyorum gerçi.

Şöyle bir mim olayı varmış. Buna "mim" dendiğini ilk kez duyuyorum, daha önce başka bir şey deniyor muydu bilmiyorum gerçi. Mimlemek, mimlenmek, mim. İşlev olarak oturuyor mu emin değilim. Fakat bu önemli değil. Bunu bir arkadaşımın blogunda gördüm, onun tanıdığı bir blogcu başlatmış. Gidip senin için değerli olan bir kitaptan rastgele bir sayfa açıp göze ve mantığa en hoş gelen kısmı alıntılayıp buraya yazıyormuşuz. O blogcunun adresi şudur:

Mim: Kitaptan Alıntı!

Şu anda kitaplığıma aşağı yukarı iki yüz kilometre uzaktayım, fakat bitirmiş olmama rağmen hâlâ yanımda gezen bir kitap var, onda uyguladım bunu.

Kitap, Aldous Huxley'in Ses Sese Karşı isimli kitabı. İletişim Yayınlarından. Çeviri Mina Urgan'a ait. Sayfa 172.

"Kendi benliğinin bir parçasını öldürecek kadar aptal değildi o. Bir denge kurdu. Bu kolay değil, elbette. Hatta çok, çok zor. Bağdaştırılması gereken güçler temelden düşman birbirlerine. Bilinçli olan ruh, benliğin bilinçdışı bedene bağlı, içgüdüsel bölümünün yaptıklarına içerliyor. Ruhun yaşaması, ötekilerin ölümü demek; ötekilerin ölümü ruhun yaşaması demek. Ama aklı başında olan insan, bir denge kurmaya çalışır hiç olmazsa."

Şahsen artık tamamen katıldığım bir fikir değil. Fakat düşündücü olduğu kesin. Kendini tamamen düşünsel eyleme verip duygularını gözardı edenler ile sırf duygularıyla yaşayan insanlar arasındaki bir uçurumdan bahsediyor. "Her şeyin azı karar çoğu zarar" der anneannem. Onun bu sözüne de tamamen katılmıyorum fakat yine de haklılık payı yok değil.

Bu arada ben neye tam olarak katılıyorum? İyi soru.

Şimdilik bu kadardır, Kişi, görüşürüz bir ara herhalde.

18 Temmuz 2009

Kişi!

Şayet kaçınılmazsa zevk almaya bakmalı. Biraz oyun oynama vaktidir; kendim tarafından kendime.

Bir kavanoz bilye buldum. Neden? Ben küçükken hiç bilye oynamazdım. Doğrusu, tek başıma bir iki oynama girişiminde bulundum elbet, fakat öyle sokağa çıkıp arkadaşlarla bilye oynadığımı hatırlamıyorum. Peki bu bir kavanoz bilye niye?... Derken hatırladım. Bir bu kavanozu bir yerlere gömer, hazine haritası hazırlar ve daha sonra bulmaya çalışırdık.

Şu kavanoz hakkındaki bir başka ayrıntı ise, kendisinin aslında bir zamanlar şu renkli yuvarlak sakızlarla dolu olduğudur. Sakız kavanozu o aslında. Ben 3. sınıfa başlamadan önceki yaz sünnet olduğum dönemlerde almıştık, yatağımın başucunda duruyordu. Zırt vırt sakız çiğneyip duruyorduk. Bak, anı anıyı çağırıyor; ablamla ağzımızı sakızla doldurup 6-7 tanesini birden çiğnemeye çalıştığımızı hatırlıyorum. Çenem ağrımıştı çok fena.

Ha, bu arada hiç lafını etmedim. Sitenin yeni şablonunu çok aradım, buldum, uyguladım, şimdilerde memnunum. Yalnız iki kötü tarafı var: Şu her girdinin sol üstüne "Undefined" yazması ki ondan nasıl kurtulacağımı bulamadım bir türlü. Sanırım normalde orada tarihin olması gerek. Diğer bir sorun ise yazıların biraz küçük görünmesi. O yadar yazıyorsun, bit kadar yer kaplıyor.

Demiştim ya, neşemi bulmalıyım diye. Bu sabah aldığım bir telefon ile sevindim. Aranınca deli mutlu oldum. Yani, haber falan değil, aranmış olmak. Diyorum kendime, bir telefonla sevinecek kadar mı yamuldun sen? Ama boşver, üzümü ye bağını sorma misali. Şimdilerde böyle.

Bir de, ben biraz geçmişe baktım. Emin olamadığım bir konu vardı, açıklığa kavuşturmak için bir sene önceki kayıtlarıma baktım. O kayıtlar beni o tarihlerdeki günlüklerime yönlendirdi. O günlükler ise MSN'deki birkaç ileti geçmişine. Konuyu açıklığa kavuşturdum kavuşturmasına fakat bu arada bir şeyi de fark ettim. Şu son dönemlerde ne kadar da tatsız ve kıl bir adam olmuşum ben.

Cidden, şu amelyat işleridir, bir dönemin sona ermesidir falan, bende ters tepkiye sebep olmuş. Biraz kavgacı, biraz kaba, biraz vurdumduymaz, oldukça da alıngan olmuşum. Hım... Farkına varmak iyi bir şey tabi ki. Fazla telaş etmiyorum ama; bu hallerimin de abartıldıktan sonra sönüp, oturup, kararında bir seviyeye geleceğini biliyorum. Sadece etrafımdakilere yazık sanırım. Öte yandan, bu iyi bir fırsat aslında. Çatışmak iyi geliyor bana, yeter ki ardından gücenmeler olmayacak kadar güçlü olsun sevgiler ve dostluklar. Ki zaten aslolan bu değil midir?

Çok uzatmayayım, sonra okuyanlar sıkılıyor. Görüşürüz bir ara.

Haden.

17 Temmuz 2009

Ve hayat bir sefer daha ertelendi.

Aceleci olmak iyi değil. Beklentilerin boşa çıkması insanın ruhunu törpüler. Körelmiş bir ruh ise kimilerince 'büyüdüğünün' göstergesidir.

Bu konuda başka bir şey söylemeyeceğim.

Biraz neşem yerine gelsin istiyorum. Bakalım ne yapabilirim...

14 Temmuz 2009

neden toz tutmuş bu yerler bu taban?
attığım adımlar eklemlerde, hisleniş
uğranmamış odalardan bu ev bu mekân
toz zerrecikleri ve parmaklar, pisleniş
tabanlarımda hissediyorum ayak izlerim
bir mutfak, bir koridor ve yatak
çıtırtısı duyulur kırık, dizlerim
sırf duvarlardan mı ibaret bu konak
bir seferinde şarkı söylenmiş bu yer
uğranmamış odalarda eski tablolar
şimdi solmuş perdesi, söyle, buna mı değer?
telleri yıpranmış akortsuz kemanlar

Art by MarkWilkinson @ DeviantArt

13 Temmuz 2009

Bir şeyleri akışına bırakabilmek özel bir yetenek be kişi. Bunun değişik bir versiyonu var: Uğraşmaktan bezdiğin için kendini salıvermek. Sen aptal birisi değilsin, sağlıklı olanın iradi bir karar olan ilki olduğunu bilirsin.

Bak, bunaldığımı söylemeyeceğim. Bu, kabul edip büyütmek olur belki; üstelik nedense kendim dahil kimse yakıştıramıyor bunu bana. Herkesin kendine gelmesi için değişik yolları vardır. Benimkisi ne bilmiyorum, genelde kendiliğinden oluyor ve benim yaptığım kendiliğinden olana kadar beklemek işte. Bu arada bulanık ve bunalık hissedebilirim fakat yapacak bir şey yok.

Bu da, bu bekleyişin yan etkilerinden biridir:

Bir ben vardım bana dair
Dedim bekle beni, döneceğim
Ve çok sürmeyecekti
Yılım geçti
Mevsimim değişti
Beklememiş.
Bak;
Bir ben bile kalmadı benden içeri

Kimlik bunalımı? Bu yaşta? Sanmıyorum, fakat yeniliklere gebeyim.

---------------------------------------------------------------------------------------------

Hüp. Yeter be, yeniyetme bir ergenin ağlama duvarına döndü burası. Şu mezuniyet sonrası hallerinden kurtulup aklıma başka bir şeyler gelene kadar yazmayacağım.

09 Temmuz 2009

Oklarım hep kendime. İnsanlara gönderme yapmaya hakkım olduğuna inanmıyorum. Açık açık bahsedersem başka; ama kapalı göndermeler biraz alçakca olmaz mı?

Bu yüzdendir, bir önceki yazıda herhangi birine bir eleştiri getirdiğim sanılmasın. Onların hepsi geçmiş bir ben tarafından yine kendim için söylenmiş geçmiş yargılardır.

Canım sıkkın be kişi, nasıl neşe bulacağımı şaşırdım. Bugünlerde iki ay boyunca özenle yetiştirdiğim umutların ve batıl inançların meyve verip vermediğini öğreneceğim. Sonuca göre ise bedenimin tekrar işgal edilip edilmeyeceğine karar verilecek. Verilecek diyorum; çünkü kararın bana aitliği tartışılır. Neyse, tatsız konular.

Ve işte buradayım, beklentilerim birazcık fazla şu yaralılardan. Kendim de pek tek parça sayılmam hani. Yalnız bencillik diz boyu. Kendimi dizginlemem gerekecek sanırım. Dizginsizliğim can sıkabilir ne de olsa. Onarılmazları onarmaya soyundum; bu konuda iyi olmadığımı fark ettim yine. Kendimle çelişmeden olmaz belki de.

Sıcak. Evet, doğru duydun.

07 Temmuz 2009

Uzun uzun beklerdik bir şeylerin oluvermesini. An geldiğindeyse öyle yorardık ki kendimizi bir şeyler yapacağım diye, tatile ihtiyaç duyardık her seferinde. Tatil, tatil ve tatil. Gerçeği olmazdı asla, hep yapay tatiller. Çünkü bilmezdik aslında tatil işin gücün değil kendi kişiliğinin yoruculuğundan ayrı geçirilen vakittir. Yorardı öyle yapamayınca; sonra ancak olmadık zamanlarda, saniyelere sığdırırdık rahatlamaları ve güzel olurdu.

Neyin ne katacağını ve neyi götüreceğini kestiremiyor. Ne zaman sonra ki diyorsun aklın anca kavradığında "Bu, böyleymiş meğer" ve diliyorsun keşke daha fazlasını kaydetseymişsin hafızaya. Ardına koyduğun yıllar sırtını dayadığın o geniş duvar daha sağlam ve daha bir seninle boyalı olurdu belki.

Gün ki geçsin diye beklediğinde bir yıl oluyor. Her gün bir yıl yaşamak fantastik olurdu. 3 aylık bir ömür.

Akıl oyunları diyorum. Bizi eğlendiren hep beynimizdi. Zevk almasını bilen kıvrımlar bütünü, renkli makarna. Kapı gıcırtısına bile oynayıp eğlenen insan beyni: Pastavilla. Eğlence anlayışı pek çeşitli. Bedenini kullanması seven insanların eğlencesi ile oturduğu yerde duyularını tatmin edenlerinki aslında temelde, katıkları ve tatminleri bir yana, aynı eğlence. Aklın eğlenceyi yorumlayışı önemli.

Amaç olmadan çeviri olmuyordu ya; zevkine hiçbir zaman durduk yere çeviri yapılmıyor. Eee? Napcaz o zaman?

Sadece annen sana ters ise, babansındır. Sadece baban sana ters ise, annensindir. İkisi de ters ise bir gen testi yaptırsan iyi olur. Keh küh koh kah. Bir ara böyle salak bir şey yazmışım defterlerin birine.

O olsa, e bu da olsa, şu eksik kalmaz mıydı?

Eski bir dosttan bilgelik dersleri:

-Güzelliği fark ettiğinde ilk iş günün birinde yiteceğini düşünmek, sağlıklı bir yaklaşım değildir.

-Bir başkasını düşünerek geçirmek akıl saatlerini, pek akıl kârı değildir.

-Sıkıntı içinde olmak ya da öyle görünmek, büyüklük değildir.

-Hep neşeli olmak bir suç değildir; belki saçmalıktır.

-Kediden bile anlarsın; keyif almaya bakmak boş zamanların uğraşı değildir.

-İnsanları tuhaflıklarına rağmen kabul etmektir; insani sevgi.

-İnsanları tuhaflıkları ile birlikte kabul etmektir; çağdaşlık.

-Madem sıfırdan yapamıyorsun; bari reprodüksiyon yap.

Bir zamanlar genelleme yapmayı ne kadar da severmişim. Heh heh.

05 Temmuz 2009

"varsam gözlerinin aydınlığına
gizlice
kıyamam incinirsin
kirpiklerim değince"

Şu yukarıdaki dörtlük, Metin Turan'ın Nicedir isimli şiirinin ilk dörtlüğü. Çok hoşuma gitti. Hatta okuyunca bittim tükendim, yaratıcılığımın kendine gelmesi için bir süre geçmesi gerek.

Kimseye saygısızlık etmek istemem, zaten en başta kendim yapıyorum. Kolay edebiyattan sayıyorum sevdalanılana yazılan şiirleri. Yukarıdaki dörtlüğün ait olduğu şiir gibi zekice dile getirilmişler de dahil, sevilen kişiye yazılanlarda evrensel bir kendini tekrarlama var. Bazılarının şiir görünce burun kıvırmasına bir şey diyemem o yüzden; hele ki kendilerine hitaben dile getiriliyorsa. Klişe sevdalardan kimse hazzetmez. Gerçi, kişi okuduğunda kendi hissettiklerinden bir parça bulursa bu tekrarı içten bir gönüllülükle göz ardı edebiliyor. Heyhat, bunu yapmak değişik bir tür zevk; herkes tercih etmez.

Yine de ben şiiri çok sevdim. Evet.

03 Temmuz 2009

Hayır, Hocam, mezun olduktan sonra ne yapacağıma dair bir planım yok. Size dediklerimin hepsi doğaçlamaydı, fakat belli ki yuttunuz. Gerçi yutun ya da yutmayın...

Dünki kep merasimi, ne bileyim, kısaydı be. Üniversitenin kendisi gibi sanırım. Artık ben içeri girmek istediğimde niye geldiğimi soracaklar; geçerli bir sebep vermemem halinde muhtemelen önce elektrik şoku ile etkisiz hale getirilecek, ardından en yakın lombardan aşağı atılacağım. Okul, tehlikeli bir yer artık.

Ya, şaka bir yana, ben çok şeyi özleyeceğim. Deli gibi topladığım fotoğraflar aleyhime işleyecek, bana hep geçip gitmiş zamanları hatırlatacaklar. O değil, silemiyorum da meretleri. Dostları merak edeceğim, sonra Mete zırt vırt arıyor olacak... Aramadıklarımı da arayamayacağım utancımdan, neden aramadın diye soracaklarından korkarak. Belki eski sevgilerden bir şeyler kımıldanacak ve ben şimdiki ana ihanet etmiş gibi hissedeceğim. Hissetmeye de bilirim aslında, öze dönük yüzsüzlük var ne de olsa.

Yeter be bu kadar laylaylom mezun mertebe muhabbetleri. Ben uyuşuk bilincimle mezun olduğumun ayırdına daha sonra varacağım.

Ne de çok şey istiyorum, yine de kayıtsız kalmak bir alışkanlık. Beklemek erdem midir salaklık mı? Beklerken gitmediğin yollarda kaybetmediklerin içinde çürür mü dersin? Sonu hep aynı soruya varıyor: Ne yapacağım ben? İçgüdülerime güvenebileceğimden emin değilim.

Ey gündüzü karam, gece neyine yetmez?

Dün, zoraki bir şiir gibiydi şu:

Renginde deliliği gördüm
Seni kendimden belledim
Sırıtkan sarı ay,
Nerelere götürdün beni?
Düşünmek yok senin batışında
Gece ileriye koştuğunda
Sen yorulursun
Rengin değişir
Yüzün düşer
Ben üzülürüm.
Şimdilerde deliliği bekleyiş var;
Bir dahaki dolunaya kadar.

Tabi, dün daha farklıydı. Bugün, bu haldedir. Kendimi mi tekrarlıyorum dersin?

Her neyse.

30 Haziran 2009

Kişi.

Yalnız kalmanın da bir ihtiyaç olduğu şu günlerde, kendimi çekildiğim köşelerde kanca burunlu insanlarca didiklenirken buluyorum. Sonra bu herif neden aksi diyorlar.

Bu aklı ben seviyorum da, n'apacağım ben bununla? İşte, fiziksel sıkıntıların iyi yanı seni bu tür kendinle ilgili soyut konulardan uzaklaştırıyor olması. Aynı şekilde artık resmi bir işsiz olarak kendimle ne yapacağım sorusunu da "ah ağrılarım vah ağrılarım" diye diye başımdan savıyorum. Bu gidişle çektiğim acıyı sevmeye başlayacağım.

Bilgisayara bağımlı değilim. Öyle idim bir zamanlar, artık değilim. Hatta artık makina başında kendimce bir şeylerle uğraşarak çok uzun süre oturamıyorum. Oyun oynamam da pek seyrek. Beni tutan yine arkadaşlardır, onlarla olan muhabbettir. Belli kişiler var ki varlıkları saatlere bedel, konuş konuş bıkmazsın. Yine de, bugün baktığımda, artık konuşacak az kişi var internet üzerinden. Onlar da nadiren gelirler. Neredeler bilmiyorum, merak ediyorum doğrusu. Boş saatlerin denizde kum olduğu şu zamanlarda o eski yoğunluğu, o bilgisayar başında sıkılmadan geçirililen eğlence dolu uzun saatleri arıyorum.

Okumak güzel şey. Keşke dikkatimi ağrımdan alıp okuduğuma yoğunlaşmak bu kadar zor olmasaydı.

Belki eski yarım bıraktığım hikayelerin birine devam ederim. Üretmek iyi gelebilir. Ya, benim bir edebiyat hocam vardı bu arada, harbiden n'oldu ona?...

Bana üstüne hayalden dünyalar kuracak küçük bir öpücük verse ya... Hiç mi aklına gelmez ciddi olabileceğim? Belki uyumak daha kolay olurdu o zaman, hatta rüya bile görürdüm. Belki gelmiştir de fikir pek hoşuna gitmemiştir ya da o kadar sevmemiştir ya da ne bileyim. Olur böyle şeyler, bilirsin.

Bir çocuğun açık sözlülüğü bana bu kadar ilaçla nasıl yaşadığımı sordu; yaşamak bu ise, bal gibi yaşıyorum valla. O velet kendine baksın; salıncaktan düşmüş, tek gözü şiş geziyordu. Öte yandan tatlıydı be. Ben abisinden çok şey bekledi, ben abisi ise tam abilik yapamayacak kadar kendime dönüktüm. Dedim ya, yalnızlık fena bir ihtiyaç oluyor bazen; habersiz küçük çocukları bile hayal kırıklığına uğratırken bir ikinci kez düşünmüyorsun.

Belki de hatalıyımdır.

27 Haziran 2009

hoşnutlukla karışık acı kıvılcımları
böylesi koyu bir tat
b
oğazın ne kadar dayanır
dilin şişer
miden düğümlenir
Galiba yaşarsın

Art by jerishoots @DeviantArt

25 Haziran 2009

Ey kişi, bu bir şiir değildir. Birkaç gün önceki ben sana vaatte bulunmuş olabilir fakat sen takma o kendini bilmezi. O kişi kendini bilmezken birkaç gün sonraki beni nasıl bilsin hem?

Yine de içimden gelerek yaptığım şeyler çok. Tıpkı o sözü verdiğim zamanki gibi. Ya da bir koşu gidip çiçek aldığımda...

Kitap okumamın ardından içimden yükselen deliliği seviyorum. Zihin durmuyor, koşuyor, kelimelerle doluyor taşıyor. Böyle bir zihin yazıyor hikayeleri, şiirleri. Böyle bir zihin hem korkutuyor hem de rahatlatıyor beni.

Edebiyat insanı yanlış yönlendirebilir, biliyorsun. Yani, okuduklarını anlam, alt anlam ve yargı süzgeçlerinden geçirmeden olduğu gibi alan insanlar var. Bu insanlar bir şey kağıt üstüne basılmışsa kesin doğruluk taşıyordur gibisinden bir yanılgıya düşüyorlar bazen. Kendi ilk gençlik yıllarımda da okuduğum kitaplardaki bazı öğelere fazla değer verir o öğeleri gerçek hayatta arardım. Öyle değil işin aslı elbet, zamanla öğreniyorsun. Benim sinirime dokunan o kadar şey okuyup bu yaşlarında hâlâ kendi dünyalarını okuduklarıyla tanımlamaya çalışanlar. Kişi edindiği bakış açılarının yardımıyla kendisininkini genişletmeli, bir dar bakış açısından ötekine geçerek kendisini kandırmamalı.

Bir de tam olarak anlamadığı şeylere tapınanlar var ki o bambaşka bir konudur.

Bugün, hoş bir gündü. Gerek sevdiğim birisi ile saatler geçirerek (ve sonrasında tek başıma) kendime vakit ayırmış oldum. Beş güzel kıza çiçek aldım (birisi çok özeldi fakat ışıltısını sadece ben görebiliyordum.) Olasılıkların oyunu sayesinde kitapçıda dostlarla karşılaştım (sürpriz karşılaşmalara bayılırım.) Aldığım kitabı hemen okumaya başladım falan filan fıstık. Seni ayrıntılara boğmayacağım.

Bir dahaki sefere belki bir şiir görürsün ha?

23 Haziran 2009

Bunu okuyan kişi. Bu, iki şiir arasını doldurmak için yazılan bir yazıdır ve az önce kulağımın dibinde uçan sineği haklamak için ellerimi kulağımın dibinde çırpmam neticesinde şimdi sağ kulağım çınlıyor. Sen ne kadar ne alaka desen de ben burada bir alaka olduğunu iddia ediyorum; anlayana! (Yazar kişinin bir numaralı savunmasıdır, yazı gerçekten anlamsız olsa dahi.)

Geçen zamanların yaşanmışlığını rafa kaldırdım. Fotoğrafları toplamayı bitirdiğimde rafta, baka baka iyi hatırlayacağım tonla anı olacak. Gelecekten, geçmiş o anki kendimin bir numaralı fanıyım. O geçmiş andaki ben kötü vakit geçiriyorduysa dahi ben onu iyi hatırlayıp eğleneceğim. Gelecekten hep desteğim var. Ah, harika...

Can sıkıntısını çok dillendirir oldum. Cep telefonumda mesaj uzun olsun diye Türkçe karakter kullanmadığım için küçük ı yok. Bu durumda yazdığım mesajlarda can sıkıntısı bir anda anlam genişlemesine uğruyor! Ne yapabilirim ki?

Ah bu geceler geçmek bilmez oldu. Saatlerimi çalan kişiler, nerelerdesiniz? Gönüllü vericiyim.

Acı dinmek bilmiyor tabi ki. Aklımın yarısını esir alıyor. Öfke ile karışık bir hüzün duymuyor değilim. Çok kötü zamanlara denk geliyor bunlar. Yalnız yürümeye göreyim, gözlerim doluveriyor. İki hıçkırık ve diniveriyor sonra, birkaç dakika sonra tekrar iki hiçkırık olarak geri gelmek üzere. Gülerek ağlamk suretiyle yaşlılığım için çok özgün yüz çizgilerinin temellerini atıyorum. Tabi ki mağdur psikolojisi ile hiçbir yere varılmaz. O psikolojide de değilim, o yüzden öfekeleniyorum şu bitkin halime. Ya neyse işte. Biraz dengesizim, geçer zaman içinde herhalde.

Galiba yatakta kırık olan yere oturmuşum; yaklaşık bir beş santim göçtüm az önce.

Yarın Transformers 2'ye gideceğim. Ece ve yavuklusu ile birlikte. Bakalım nasıl olacak. Herhalde fena olmaz. Senaryo kötü bile çıksa, en azından görsel bakımdan iyi bir şeyler izlemiş, robotların araç formundan robot formuna geçişlerindeki eşsiz ses efektini dinleyerek kendimden geçmiş olurum.

Çok uyur oldum be. Gün içinde can sıkıntısından uyuyorum bazen. Bu kadar uykudan sonra bir tür aydınlanma, bir uyanış, bir fenafillah mertebesine eriş bekliyorum.

Her neyse işte, dahası onyüzbinmilyon beyaz kedi kılı.

22 Haziran 2009


Bir gün ki ertesini ancak hayal edersin
Kutlu zamanlar bunlardır elbet
kaotik ve gelişigüzel, sürpriz!
bir planın güvenliğinden yoksun gidersin
adrenalin bağımlılığıdır belirsiz ertesi
bir cesaret işidir böylesi;
ahmak cesareti


20 Haziran 2009

Dolu günler geçip yerlerini boşlara bırakınca insan kendisini bıraktığı yerden topluyor.

Ben sanırım yoğunluk seven birisiyim. Yani oradan oraya koşayım, kendimi unutayım, bir şeylere kaptırayım falan filan fıstık. Geçen birkaç gün ise bu hallerimin altın çağı gibiydi. Nasıl da sevindim, nasıl da eğlendim. Eğlenirken neredeyse tamamen dürüsttüm. Bittiğinde ise, bir şeylerin geride kaldığına dair o lanet his kurşun gibi çöktü üstüme. Bu sefer başlayacak yeni bir okul dönemi de yok. Anlayacağın, bilir kişi, taklaya geldim.

Hiç olmazsa bir ton fotoğraf çektirdim.

KOnuyu değiştirmeli. Benim diğerinde gördüğüm olasılıkların benim kendimden ötürü olduğunu unutmamalıyım hiçbir zaman. Ayrıca kendini kandırmaca hoş bir şey olabileceği gibi genelde fena oluyor. Fena fillah.

Yine de, iyi delirdim. Bir tane de deli buldum kendim gibi, birlikte delirdik. Delirmeyi yine sevdirdi, deli kişi. Hangi sebeplerden delirdik, bir önemi olmasa gerek. Delirdik işte.

Uykum geldi sanırım. Başka da mesaj gelmez herhalde. Geceyi Özdemir Asaf'tan bir şiir ile bitirmeli.

"Kaptanların büyük üzüntüsü
Varılan limanlardır.
Bu konuda beni haklı çıkaran
Kaptanlardır."

15 Haziran 2009

Beni dinleyen, izleyen kişiler.

Tedbil-i mekanda ferahlık vardır denildiğinde elbet bir bildikleri vardı. Öte yandan taşınma mevzusu kendi içinde çelişkiler barındırır. Bir kere yanına alacağın şeylerin gerekliliği gereksizliğini eğer tecrübelerinden öğrenemediysen, ki vah halime, o zaman hamallığı göze almış bulunursun. Aklının ne kadarını yanına alacağın da ayrı bir konudur, ki etraflıca düşünmeyi gerektirir ve bu da bir çelişkidir aklında bulunsun.

Özdere'deyim. Deniz var, temiz hava var, kıyı yolu var... Ağrıyan bacağıma inat tırmanacak katlar var!

Son iki üç ayın hasatı üç beş şiirimsiyi bilgisayara geçirdim bu akşam. Bilmiyorum hangilerini okursunuz, fakat şimdilik sadece bilgisayara aktarılmış olmaları benim için yeterli.

Öte yandan, yine gün katilliğine başladım galiba. Yazık be gençliğime.

Efendim, ben daha zeki olsam ne kazanacağım? İnsan neye ihtiyacı olduğunu iyi bilmeli. Benim ise zekaya ihtiyacım olduğunu sanmıyorum.

Şu aksiliğim. Evet, aksiyim. Huysuzum, bağırıp duruyorum. Bir şeyler batıp duruyor. Kaynak zihin söylediklerinin farkında bile değilken benimkisi söylenenleri söylem çözümlemesinden geçiriyor ve sonuçlardan memnun kalmıyor. Nedir bu işin aslı astarı? Çok şey söyleyebilirim. Bu benim mizacım olabilir? Olmasa da olur, çünkü böylesi deli dumrul vaziyette olmak kendime geldiğim nadir vakitlerde gurur duymama sebep olmuyor. Peki efendim, ne yapmalı? Kontrol belki. Fakat hani duygular içeride kalmasın? O zaman sindirip de dışa vur. Ya da filtrele? İlla bir yerde bişeyi unutacağım di mi? Neyse ya, gidiş gelişlerdeyim şu sıralar. Keskin sirke küpüne zarar olacak, ondandır kaygım. Ha bi de sonunda herkesin beni çekmekten vazgeçip gitmesi.

Aldığım ilaca, hormona, geçici süre servis dışı kalan beynime verin bu tepkilerimi. Mümkünse sineye çekmeyin, yapıştırıverin lafı. Kavga edelim ki ben üstünde düşüneyim. Ben üstünde düşüneyim ki kendimi fark edeyim. Kendimi fark edeyim ki değişeyim. Kabul etmeyin lan beni. Siz siz diyorum da, siz kimsiniz?

Bu günkü fırtınalı havayı memnuniyetle karşıladım. Rüzgar gürültüsünden tuhaf bir haz alıyorum. Ayrıca eminim sivri sinekler fena sersemlemişlerdir, Nwahahaha!

Her neyse, yeter bu kadar saçmalamak.

14 Haziran 2009

Ne yapılsın tarafımca da tarafım taraflığından memnun mesut tarafsın gitsin?

İrdelemeyi bırakmam gerektiğine karar vermiştim ta ne zaman önce. Bırakmış mıydı pek hatırlamıyorum, fakat sonrasında çözüm arayışlarına devam ettiğine göre kafa yormaya son verilmemiş.

Şu moral depolama çabalarım ters tepti biraz sanırım. Zorla güzellik olmuyor elbette. Yani, sanırım yapay olanlar doğal olanları öldürüyor.

Fark ettiysen ne biten derslerden ne de girdiğim son sınavdan bahsettim. Bu bitişleri düşünmek istemiyorum. Düşünmek istemediğim şeylerin arasına koyuyorum. Sıra sıra koleksiyonum oldu bu düşünmek istemediğim şeylerden. Bir cam vitrin hazırlamalı.

Ayrıca, arayışa da bir son vermeli. Aramak, elde etmeye çabalamak ben beceremedikçe beni kudurtuyor.

Konuyu değiştirmeli bir ara...

11 Haziran 2009

Alınganlık kaçmış içime, bir açıklama yapılmayınca düşündüğüm şey sanıyorum olanları. Hani ben çok zekiyim, olayları her açısından görüp en muhtemel olanı anında anlayıp kesin olasılıklı doğruları tahmin edebiliyorum ya hani... Tabi ki işin aslını öğrenmek için ya kendin müdahale edip sorgulamalı ya da beklemelisin. Bekle bekle derken kurtlanıyorum. Kurtlanan meyveler hoş değildir. Gerçi ben bir meyve değilim. Yine de metafora saygı duyalım lütfen, kendi içinde gelecek tahmininde bulunuyor, bugün yarın bir meyve de olabilirim ne de olsa.

Yine espri çabasına giriştim. Olabilir, hemen bozmayalım kendimizi.

Beni ikna etmeye çalışacak insanlara bunu bilerek gittiğimde ne kadar dirençli olabilirim? Bu direnç değil önyargı da olabilir ona bakarsan. Konular hakkında kendim düşünerek vardığım fikirleri kullanmayı tercih ederim. Bir başkasının kurduğu fikirleri takip etmek, onları alıp benimsemek bence okumuş akılcı insana yakışan bir davranış değil. Elbet fikirler dinlenmeli fakat her zaman kendi fikrini değiştirmede hafif gönülsüz olarak. Sonra üstünden vakit geçse, oturup düşünüp taşınıp sonunda o fikrin doğruluğuna kanaat getirirsin, o zaman diyeceğim bir şey yok, şimdilik. Yine de şüphe duymaya hazır olmalı insan.

Şu dediklerime bak; ne kadar da stresli bir yaklaşım. Halbuki stres şu dönemler en son ihtiyacım olan şey.

Şu günlerde en çok ihityacım olan şey ne diye sordum kendime. Sanırım sevgimin içimde sıkışıp kalmaması. Fakat malesef dünyadaki tek insan ben değilim ve bu bahsetiğim duygu ağaçlara sarılarak geçmiyor. Bu noktada işin içine tuhaf dürüstlüğümsülüğümden (dürüst gibi gibi) beslenen şanssızlığım geliyor ki aslında kısa zamanda çözmem gereken düğümlerden birisidir kendileri, yoksa bu durum kendisini senelerce devam ettirebilme kapasitesine sahip olduğunu çoktan kanıtladı.

Isınmak için bu kadar yöntem varken, soğumak neden yetim muamelesi görmüş? Klima aşırı, pencereler yetersiz, çıplaklık nafile, vantilatörler ihanet dolu... Bakın somut şeylerden bahsediyorum, yoksa küresel ısınmaya da girersek yazı fazla uzar. Neyse... misal, neden su soğutmalı yataklar yapmıyorlar?

Neyse işte... Ne anlatayım be sana? Zaman ne de geçmez şeymiş, canın bir şey istemiyorsa hele.

Yazmak da zor aslında, değinecek bir şey bulamıyorsan hele.

Kastırma be beni!

10 Haziran 2009

Alakasız andır
Adım adım yürürkene
Ansızın fokurdanır,
Bir ihtiyaca düşersin
Etrafa bakınır,
Birisini ararsın.
Bu, sevgi sıkışmasıdır;
Yalnızsındır,
Ağaçlara sarılırsın.

Geçmez mi napsan da
Yudum yudum kahvelerde
Dudakların geriliverir
Bir ihtiyaç duyarsın
Etrafa bakınırsın.
Gülecek bir yüz ararsın.
Bu, sevgi sıkışmasıdır;
Tüm gözler kaçıverir,
Duvarlara sırıtırsın.

Sonra bir gece otobüsünde
Seçebildiğin tanıdık yollarda
Hani o eski hikaye canlanıverir
Hemen bir ihtiyaç olur
Etrafa bakınırsın.
Anlatacak bir baş ararsın
Bu, sevgi sıkışmasıdır;
Herkes inmiştir,
Koltuklara konuşursun.

Nefes almak gibi zorunlu
Rüzgardan başka doku
Egzozdan farklı koku
İhtiyaçtır n'aparsın;
Koklayacak yumuşak bir baş ararsın
Bu, sevgi sıkışmasıdır;
Burnun kaşınır,
Ciğerlerinden hapşırırsın.

Ne dersin, belki delilik,
Belki de kimsesizlik
İçinde ur olmuş
Sevdan elinde patlar
Aydınlık pencerelere bakarsın
Bir sıkıntı duyarsın
Miden guruldar
İşte bu belki sevgi,
belki de gaz sıkışmasıdır.

--------------------------------------------

Bu şiirimsiye bir not düşmek istiyorum. Aslında eski sayılır, yaklaşık 3 senelik falan. Fakat ilk yazdığımda sadece ilk kısımdan oluşuyordu. Fikir hoşuma gittiğinden biraz bekletmeye karar verdim ve zamanla diğer kısımları yazıldı. Son kısım konusunda tam rahat sayılmam, o kadar yazdıktan sonra şiirimsiyi böyle bitirmek biraz kötü hissettiriyor. Fakat o zamanki ben'e ve onun muzurluğuna duyduğum saygı ve sevgiden ötürü dokunmadım.

Ne zamandır buraya koymayı düşünüyordum. Bu güne kadar bekledi. Fakat yayınladıktan sonra biraz kötü hissetmedim değil; etrafımda kendi bencil "sevgi" işlerimi çocukça ilan edişimi yersiz, gereksiz ve kaba kılacak başka daha ciddi ve hüzünlü olaylar dönüyor. Bilmiyorum, belki de fazla hassas davranıyorum.

Belki de güldürmüşümdür.



Ar by bogdantzigan @ DeviantArt

07 Haziran 2009

100. Gün

"Bu, bu blogun yüzüncü kaydı. Ne mutlu..."

Demek isterdim. Şöyle ki bunun 100. kayıt olduğu bir gerçektir. Fakat mutluluğu tartışılır. Bu blogu günlük olarak kullanmayacağımı söylemiştim bir yerde. Fakat bu, karışık bir gün.

Tanışmadığım bir insanı kaybettim. Tanışsaydım, eminim çok şey kazanırdım. Ilgın'ın anneannesi, ki ismini bile bilmiyorum, bugün haftalardır yattığı yerden kalktı; fakat ne onun kalkışını ne de yükselip Ege Üniversitesi kalp ve damar binasının çatısını geçerek uçuşunu kimse görmedi. Geride bıraktıkları ise haklı olarak ona doyamamış ıslak yanaklı sevdikleriydi.

Bu gece dolunay, sanki o kişinin sevdiklerini daha net görmesi için her zamankinden daha büyük ve daha parlak.

Üzüntülü zamanlarda sözlerin aklımdan kaçtığını söylemiştim ya, haklıydım. Fakat sözlerin yanı sıra insan bedeniyle de ne yapacağını bilemiyor.

Bu kısa yazıyı, o kişiye, geride bıraktığı ağlayan tatlı kıza, güçlü aileye ve dostlara adıyorum.

Ayrıca onlara teşekkür edin, bu sayede zihin akışı yapmamdan yırtmış bulunuyorsunuz.

04 Haziran 2009

Eski dostların düzenlediği toplantılara onu artık çağırmıyorlardı. Gitmiyordu zaten. Ayrı bir hayat kurmuştu kendisine, çoktan. Konuşan da yoktu hani; aranmaz ve sorulmaz, bazı eski dostlukların kaderi.

Bu yüzden çatkapı geldiğinde partidekiler çok şaşırmıştı.

"Sen! Niye haber vermedin? Hoşgeldin!" yine de kimse bozuntuya vermedi. Bir iki sitemden başka söz edilmedi.

Bu güzel kadını eskidien de kimse yadırgayamazdı. 35 yaşında da bir şey değişmemişti belli ki.

Bir iki biradan sonra işin aslı belli oldu. Kadının kocası eğitim için bir haftalığına şehir dışına gitmişti, çocuk ise uzakta okuldatdı. İnternetten bu partiyi öğrenince, eski hayatına bir nebze olsun geri dönmek istemişti. Hem, sürprizleri severdi.

İçildi eğlenildi, an geldi dış kapı açıldı, az içenler çok içenleri yarı taşır vaziyette evlerin yolu tutuldu.

İçtiğiyle rahatlamış olan kadın, serin gecede yürümek istiyordu. Arkadaşları tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi bu güzel ve genç kadını tek başına bırakmak istemediler; onu evine göterecek bir yığın erkek vardı. Fakat o hep redderder, inat eder, evine yalnız dönerdi. Şu güne kadar başına hiçbir şey gelmemiş olmas kadının bu öz güveninin haklılığına dair bir kanıt gibiydi.

İçki insanları rahatlatır, gece insanları rahatlatır, yalnızlık bu kadını rahatlatır... Aile yok, kontrol yok, ışık yok; işte özgürlük budur.

İlk gençlik yıllarının ruhunu yakalayınca gözleri apartmanlardaki tek tük yanık ışıklara takıldı. Şu anda neler oluyor orada?

Hep merak etmiştir, insanlar nasıl yaşıyor neler yapıyor diye. Hatayları onunkinden ne kadar farklıydı?

Yoluna devam ederken pencerelere bakıp durdu. Ayakları onu evine görürürken bir anda durdu. Dudaklarını ısırdı. Sonra hınzırca sırıtıp yolunu değiştirdi.

Bir apartmanın zemin katındaki pencerenin yanında duruyordu şimdi. İçeriden televizyonun sürekli değişen mavi ışığı yayılıyordu. Kadın, perdenin açık aralığından içeri baktı.

Orta halli oturma odasında, özelliksiz, iki kişilik kanepeye yığılmış, şişman bir adam gördü. Küçük televizyonda bir yarışma programı yayınlanıyordu. Adamın hareketlerini izledi. Onu yandan görüyordu. Boş bakışları yorgun fakat uyumayı reddeden bezgin bir inatçılık okunan yüzünde ürkütücü görünüyordu. Arada bir bir yerlerini kaşıyordu.

kadın bu hayattan sıkıldı. Yoluna devam etti. Şimdi müstakil bir evin önündeydi. Sinsizce aydınlık pencereye yaklaştı. İçeride bir yemek sofrası kuruluydu. genç bir çift içkilerini yudumlarken derin bir sohbete dalmış gibi görünüyorlardı. Oğlan hevesle bir şeyler anlatırken kız yordun fakat ilgili bir şkeilde onu dinliyordu. Kadın,, dediklerine kulak kabarttı:

"...ona dedim ki bu şekilde bir yere varamazsın. Zaten kaç defa belli etmiştim onu istemediğimi." diyordu erkek.

"Çok inat etti o... Gelmesin, ben de istemiyorum. Bence o sana sarkıyor."

"Sarkarsa sarksın, eline bir şey geçmez..."

Bu konuşma, nedendir, kadının canını sıktı.

"Pencerede biri mi var?" dedi kız.

"Ne? Acaba..."

Kadın koşarak uzaklaştı oradan. Durduğunda nefes nefeseydi. Fakat gülmeye başladı. Kahkahalarla gülüyordu. Giden neşesi yerine geldi. Yanakları al al oldu. Bu heyecana bayıldı.

Yoluna devam etti. Nedir, gözü bir apartmanın ikinci katındaki kırmızı ışığa takılınca sırıtıverdi.

İçinde bir şeyler kıpırdandı.

Bir ağaç vardı pencerenin önünce. Harika.

Tırmanışı zor oldu. Ne de olsa artık genç sayılmazdı. İkinci kat hizasında kendisine rahat bir yer edindi. İçeri baktı.

Bir çift ateşli bir şekilde sevişiyordu. Görüntü sarsıcıydı. Kadın savruluyordu resmen. Erkek gençti, yeni olduğu hareketlerinden belliydi. Kadın ise 40 yaşlarında olmalıydı. Sarsıcı bir görüntü.

Ağaçtaki yerinde kadın kendisini suçlu hissetti bir an. Fakat bu geçiciydi. Bu gece özgürdü, pişmanlığı fazla uzun sürmedi.

O gece eve varıp varmadığını öğrenmek için arayan arkadaşları onu evde bulamadılar. Çok endişelendiler fakat yapacak bir şey yoktu. Kadın eve ancak sabaha karşı gelmişti.

02 Haziran 2009

Pek âlâ, bir kayıt daha.

Bu kadar kolay olmaması gerektiğini savunan insanlar var. Gönülleri rahat olsun, zaten bana hiç kolay gelmiyor. Öte yandan çok kolay olduğunu, neredeyse kendiliğinden olduğunu söyleyenler de var; onlara buradan bir nah çekiyorum.

Yukarıda neyden bahsettim? Her yere çekilebilir. Ben söyleyeceğimi söyledim zaten.

Sütün ağrı kesici etkisi olup olmadığını merak ediyorum. Vardır kesin di mi? Evet vardır. Var var, süt güzeldir.

Bir kişi bana yine kızar kendi kendime laf ediyorum diye belki, fakat olmuyor işte. Beklentiler içine girerek saatleri ölü gibi geçirmek hangi müthiş kişiliğin meyvesi olabilir? Sonra delirince tuhaf kaçıyor.

Bu sene bir değişiklik oldu, güneşten nefret eden ben sandalyelerimi güneş altına çekmeye başladım. Fazlası hâlâ çekilmiyor fakat o güneş ışınlarını tenimde hissetmek nasıl da hoşuma gidiyor anlatamam.

Balkonumda birkaç bitki yetiştirmeyi düşünüyorum. Korkuluklara sıra sıra saksı asmak, belki köşeye genişce bir saksı ve bir sarmaşık bitkisi. Şimdilik balkonumun gölgeliği yok, o yüzden gün ortasında oturmak pek mümkün olmuyor, fakat akşamüstleri için harika bir mekân. Ayrıca bir masaya ihtiyacım var. Birkaç tane de mumluk aldım mı ışık azlığı sorununu da harika bir şekilde çözmüş olurum. Geriye bir tek sandalyeleri dostlarla doldurmak kalıyor... hay lanet.

Tek başına büyük işlere kalkışabilen insanlar var. Büyük büyük dediğin nedir dersen, misal bir yurtdışına çıkmak. Kişi kalkıyor, vizesi, kalacak mekanı, uçak bileti falan filan fıstık her bir şeyle uğraşıyor ve tek başına yurtdışına çıkıyor. Artık sebep her ne olursa olsun. Hele gitti mi aylarını orada geçirenler gözüme bazen ilah gibi geliyorlar. Mete, neden böylesin derseniz, size bir ton sebep veririm ve hiçbiri tam olarak doğru olmaz. Yapmış olduklarını arkasına almayan birisi olaraktan her zaman deneyimsiz birisi gibi bakarsanız olacağı budur.

Kişinin yapmış olduklarını arkasına almasından bahsediyorum. Bu değil midir kişinin davranışlarını perçinleyen, belki onu olgunlaştıran? Ya da.... yok, kafam dağıldı. Sonra yine bahsederim.

Şair kişinin acısından kederinden yazdıkları ile efkar bulup mest olan okuyucu, şairin mutluluğunu ister mi kine? Aslında bunun üstüne iyi bir hikaye döner ha... Ama ama ama ve ama!

Yanlış anlama, ben aslında derli toplu yazılar yazabiliyorum. Sadece aklıma yazacak derli toplu bir şeyin gelmesi lazım.

İzmirin kızları deniliyor, İzmir'in özelliklerinden bahsediliyor. İzmir'i seviyorum fakat ben etrafıma baktığımda pek o bahsettikleri 'özel' İzmir'i göremiyorum. Sanki eskiler eski İzmir'i yad ederek kendilerini yenisinden uzaklaştırmaya çalışırken, yenisinde bir şey bulamayan yeniler de bu eskinin ölüsü üstünden kendi şehirleriyle övünmeye çalışıyorlar. Tabi dersen Mete, sen ne kadar dışarıdasın, ne kadar etkileşimdesin şehrinle, kaç kere arkadaşlarını toplayıp şöyle bir içmeye gitmişsin, kaç kızın elini tutmuş ya da kaç yabancı ile muhabbetin olmuş, öyle bakarım sana. Aferin, Mete, sıçtın yine.

Aslında arada yine stüdyoya gitmek istiyorum....

Ne bileyim be!

Haden.

29 Mayıs 2009

Kelimelerle aram iyi değil. Gerektiği zamanlarda kelime dağarcığın kapanıveriyorsa, o zaman kelimelerle aran iyi değil demektir.

Misal, üzülen bir insana diyebileceğim şeyler bir elin parmaklarını geçmiyor. Hissim başka, hissim gözlerimi yaşartıyor. Öte yandan kelimelerim kıt, kelimelerim odun. Kızıyorum kendime, demek ki yeterli değilmiş tüm bu yazılar. O kadar da yazmıştım halbuki.

Tabi yazılanların benmerkezli olmasının da bu duruma etkisi büyük. Eminim kendimi anlatmaya başlasam bir sözlüğe dönerim. Hatalı gelişim süreci. Biraz daha okumalısın, Mete.

Hepsi bir yana, güzel günlerin sonlarında insanlar nereye giderler? Benim gittiğim yer en azından benim için belli. Misal bugün iki güzel insandan ayrıldıktan sonra (ki sevdiğim birisini bu sıcakta otobüslerde sürünmesin diye evine benim bırakmam gerektiğini fark ettiğimde çoktan iş işten geçmişti. Aklıma bile gelmiyorsa demek ki var bir salaklık.) ben kendimle ne yapacağımı düşündüm. Kendimi hangi mekana bırakıp davranışlarımı inceleseydim? Bazen yapıyorum, bir yere gidip gelişigüzel yürümeye bakınmaya başlayıp bir süre sonra oturduğumda yaptıklarımı neden yaptığımı düşünüyorum. İnsanın kendi kendisiyle oynadığı oyunlara tuhaf bir örnek.

Fakat eve gittim. Yolda şarkı söyledim (evet, arabada şarkı söylerim). Eve vardığımda üstümde tuhaf bir ağırlık ve her zamanki çengelli ağrım vardı. Sitenin su hattının onarımı için sitenin her yerini kazmışlardı. Evin etrafındaki resmen bir hendek, baktığında fareleri görebiliyorsun içinde. Bir an su birikintisinin içinde timsah arayarak kendimi eğlendirdim. Sonra yattım kanepeye, aklımı ağrımdan uzaklaştırmak için düşüncelere daldım. Evim, huzurlu bir mekandı o an. İnsanları düşündüm, geleceği düşünüp kendimi özellikle sağlıklı hayal ettim (olumlu düşüncenin gücü! DAN DAN DAN!), kendimi değil yaşadıklarımı düşündüm, gün ortasından bugünü tekrar gözden geçirdim ve nispeten memnun kaldım. Yanlış anlama, memnuniyetsizliğimin tek sebebi kendi huysuzluğum. Zamanında yapmadıklarım, yapamadıklarım, yapmanın aklıma dahi gelmediği şeylerin yan etkileri bunlar. Yan etkileri bol zamanlar yaşıyorum.

Uyumuşum. Kendime geldiğimde elektrik yoktu, su yoktu. Kitap okudum... Anne geldi, apar topar Özdere'ye geldik. Beni Gaziemir'de tutan hiçbir şey yok. Buraya gelerek olasılıkları da öldürmüş oldum.

Evet, durduk yere günümü anlattım sanırım. Ne kötü bir alışkanlık, günlük mü yahu burası? Günlük başka.

Güzel insanların nereye gittiğinden açılmıştı söz. Ben nerede olduğumu bildim. Fakat ya onlar? Sanırım bu konuda düşünmenin anlamı yok, hem beni ilgilendirmiyor ki. Şimdi düşününce gerçekten ilgilenmediğimi fark ettim. Fakat bu şu an için, bir zaman evvelki ilgimin gerçekliğini değiştirmez. Sadece ilgisi çabuk değişen birisiyim.

Yazılan şiirlerin kişiselliği su götürmez. Bir kişi için yazdığın şiiri o kişinin kendisine vermek büyük cesaret ister. Yok lan, istemez. Sadece karşıdakinin yanlış anlayacağından korkarsın, ya da doğru.

Ya ne yazayım ben buraya, bırak be, yazdıkça batıyorum. Benim buraya adam gibi bir şeyler yazabilmem için öncelikle Ilgın gibi kırk matbaa kitap okumam gerekiyor. O yüzden fazla bir şey bekleme.

Haden.

27 Mayıs 2009

yüksek pencerelerden kimler bakar
anlarlar mı küçük oyunları
ve ince insanların birbirlerine verdikleri
küçük şeyleri, riyaları
ve yüksek pencerelerden hayat mavidir
küçücüktür bir şeyler
görünmez fareler

yüksek pencerelerde konuşsan sesin yoktur
bağırsan sana nah çekerler aşağıdan
yüksek pencerelerde ah be kız
kalp krizine ambulans gelmez
hayat öpcüğün kendi dududaklarındandır
düşmek hele pek bir ölümcül
kalkışın yoktur, omurgan kırılır
dik duramazsın bir daha

değişiktir yüksekteki
sen aşağıdan bakarsın
fırtınası bol, püfür püfür
soru alçaklardan uçar yükselir
acep hayat (var) mıdır ki
yüksek pencerelerde

Art by remediosi

23 Mayıs 2009

Sokak lambasının turuncu ışığıyla yarı yarıya aydınlanan oda. Çalışma ışığıyla yetersizce aydınlatılmış masa. Masanın başında saçı başı dağılmış, gözlerinden uyku akan genç yazar adayı. İlham için bekler durur.

Bir homurdanma sesi geldi önce. Yazar adayı fark etmedi. Homurdanma netleşince bir küfür olduğu anlaşılır: "Geberesice salak herif, yazmak senin neyine..." Yazar kişi bu sesin farkına varmaz. Fakat bakışları dalgınlaşır. "Gecenin bir yarısı. Yat uyu işin gücün yok mu senin?"

Şimdi masanın yanında bir cüce belirmiştir. Orangutana benziyordu, fakat üstünde kırmızı mavi kıyafetleri vardı. Cüce, genç yazar adayını inceledi. Bunu yaparken bir yandan da kendi kıçını kaşıyordu.

"Leş gibi kokuyor. Banyo yapmayı bile bilmeyen bu zındıklarla niye uğraşıyorum bilmem ki..."

Derken cüce avucuna tükürür ve kendisini göremeyen gencin ensesine okkalı bir tokat yapıştırır.

Yazar adayı bir an dalgınlıktan sıyrılır, fakat şimdi kağıda boş boş bakmaktadır. Yazar adayının açık ağzı, eblek ifadesine çok yakışan bir kurdele gibidir.

"Defolu lan bu. Anlamıyor dürzü. Tipe bak... Peh!"

Başını olumsuzca sallayan cüce, olduğu yerden biraz geriler, gerilir, oturan yazar adayının ayağına tüm gücüyle tekmeyi savurur.

Önce irkilen, sonra bir anda gözleri parlayan yazar adayı sırıtır. Hemen kalemine sarılıp yazmaya koyulur. Daha sonra ona bunu nasıl yazdığını sorduklarında, ilham persinin kendisini sevdiğini söyleyecekti.

Geldiği gibi bir anda kaybolan cücenin ardından silik bir küfür yankılanır.

"Kodumunun sanatçı kısmısı..."

19 Mayıs 2009

merak ettiğim şudur ki
uzun uzun cümlelerde boğduğum
bir asıl anlam bu ki
kelime başları dilimde tekleyen
simli seslerle zaten denildiği farzediliyordu ki
<-benim için öfke kaynağıdır->
söz olduğunda anlamaz gözlerin ki
bakışların bir aldatmacaydı
sen zaten ben demeden beni anlamıştın da
ben neden hâlâ uğraşıyorum?

Art by SunshineJones @DeviantArt

17 Mayıs 2009




















Yukarıdaki fotoğrafın tek işlevi sizin dikkatinizi çekmek. Yazı ile bir ilgisi olduğunu sanmamalısınız.

Ver dopingi. İnsan ne kadar hızlı iyileşebilir? Bir Battal Gazi durumuna girip tek bir gecede iyileşsem hoş olmaz mıydı? Yoksa tüm kemikleri kırıldıktan sonra bir gecede iyileşen kişi Kara Murat mıydı... Ya işte, Cüneyt Arkın'ın oynadığı bol gömmeli fantastik Türk filmlerinden birisindeydi.

Olasılıklar, olasılıklar...

Bugün sıkıntıdan gebermeme manî olan Ilgın'a bin teşekkürlerimi yollarım buradan. Bir ömürlük insan ya. Aşığım kendisine.

Sivirsinekler dadanmaya başladı yine. Bacaklarıma saldırdılar ilk olarak. Benim anlamadığım, o kadar kılın arasından sıyrılmayı becerip deriye nasıl ulaşıyor bu şerefsizler...

Aldım elime mızıkayı bugün. Kafadan bir takım sesler çıkardım. Annem hemen ne güzel çaldığımı söyledi. Bir şey çalmıyor olmama rağmen annemin bunu söylemesi sonucu ikileme düştüm: Ya bende deli yetenek var da ben anlamadım ya da ben kapı gıcırtısıyla ritm tutsam bile anneme güzel gelir.

An itibari ile burnuma çok kötü bir koku gelmeye başladı... Alla alla...

Neyse, bu tutarsız ve gereksiz yazıyı fazla uzatmayayım.

15 Mayıs 2009

Ah dostlar, ne olsun daha. Bir yerden bir yanık kokusu geliyor şu anda. Umarım benim makinadan değildir...

Dengeye inanır mısınız diyeceğim, çok mistik kaçacak. Ben bir ara inanırdım doğrusu. Belki hâlâ inanıyorumdur, fakat şu sıralar pek bir dengesizim.

Kişinin kendi kendisini kandırması, bilinçli kullanıldığı sürece illa ki kötü bir şey olmasa gerek. Tabi önce bir bilincinin olması gerek. Geç gelen bilinç de pek bir işe yaramıyor, ancak zararın neresinden dönülse kârdır. Şu sıralar bilinçli olarak kendimi kandırmaya çalışıyorum, olacak sanırım. Olsun olsun, iyidir. Dersen ne şekilde kendini kandırmaya çalışıyorsun; sana cevabım oldukça belirsiz olacaktır. Misal ayağımın bir hafta içinde iyileşeceğine inanıyorum. İyileşecek de! Ya da ne bileyim, tümörlerin bir anda "Yazık ya bu herife, ben artık eriyip gideyim." demek suretiyle yok olacaklarına inanmaya çalışıyorum. Kim bilir, belki beden işleri kolaylaştıracak bir şeyler yapıverir.

Delirmenin eşiğinden dönerken, deliren insanlara bakıp bakıp özeniyorum. Deliren bir kişinin arkasında yatan sebepleri merak ediyorum. O sebeplerde kendimi bulacakmışım gibi geliyor. Benmerkezci bir yaklaşım diyebilirsin buna, fakat ben hiçbir zaman bencil olmadığımı söylemedim sana.

Acaba mezuniyette siyah bir takım mı giysem yoksa değişik, daha açık renkli bir şeyler mi tercih etsem... Hele bi iyileşeyim, alışverişe çıkacağım.

Böyle pahalı takım elbiseler satan yerlere tek başıma girdiğimde, genelde satış elemanları beni ciddiye almazlar. Sanki dolaşıp gidecekmişim gibi davranırlar. Sonra ben birisini yanıma çağırırım ve kıyafet beğenmeye başlarım. Beğendiğim kıyafetlerin fiyatları, benim gibi öğrenci tipi giyinen birisinin cebinden çıkamayacak meblağlarda olduğundan, satış temsilcisi sadece kendimi eğlendirdiğimi sanarcasına sıkılmış bir halde bakar bana. Cidden, zaten biraz genç gösterdiğimden (ki, yaş olarak zaten genç olduğumu düşünürsek bu gencin de genci oluyor) ve boy pos bakımından da kell felli olmadığımdan pek kaale almıyorlar. Beden bulmak da güç oluyor, o ayrı konu.

Belki yadırgayacaksınız, fakat bunca muameleden sonra kapıdan çıkıp gitmek yerine beğendiğim o takım elbisenin parasını çat diye verip tüm beklentileri boşa çıkarmaktan pasif bir haz aldım.

Bu anlattığım, üç sene evveldi. Şimdilerde nasıl olur bilmiyorum. Dedim ya, iyileşmeyi bekliyorum.

Sıkıntı içinde olmak, bunalımda olmak, şanssız kişi olarak bir madalyayı hak etmek, yazık böhü aah ah durumlarında olmak neden bu kadar talep alıyor? İlan ediliyor diye mi?

Neyse işte. Bugün garip bir gündü zaten. Birileri sayesinde hissettiğim pasif hoşnutluk hali tasını tarağını toplayıp bir not bile bırakmaksızın gitti. Haydi bakalım, başa döndük yine.

Her neyse.

14 Mayıs 2009


Şu bitki, ki kendisi bana çok sevgili arkadaşlarımca verilmiştir, çok vahşi. Çok dışa dönük bir bitki. Baksanıza, ne bir yaprağı ne de bir uzantısı içe bakıyor, hepsi saksıdan fışkırmış gibi. Çılgın bir çiçek bu. Çok yakına yaklaştığınızda sanki suratınıza atlıyormuş gibi bir his veriyor. Tuhaf... Sanki tükürmeye hazır bir lama gibi. Sevdim ama kendisini. Umarım ölümü nispeten uzun sürer.

Şöyle ki, gün içinde kaydetmek istediğin konuşmaların aslında o oturduğun masanın molekülleri arasında gizlendiğini düşünüyorum. O yüzden eski şeyler çok şey söyler. Eski duvarlar resmen fısıldar... Ouuuu, ürkünç.

Bir ara bir makale okumuştum. İddiaya göre söylenen her şey, olan her şeyin ses dalgaları atmosferi aşıp uzaya doğru sonsuz bir yolculuğa çıkıyorlar. Teoride, eğer bu sesleri kaydetmenin ve ayırt etmenin bir yolu bulunabilirse, eskiden konuşulmuş her şey tekrar duyurulabilir!

Doğrusu, her ay değişen kişiliğin çelişkili muhabbetlerini tekrar dinlemek isteyeceğimi sanmıyorum. Öte yandan, bi Atatürk'ün söylediklerini bulabilsek hoş olurdu. Gerçi Cumhuriyet tarihimizde yapılan her konuşmayı yazılı olarak kaydetmeyi iyi bilmişiz, fakat yine ses başka olur be...

Ses başka olur demişken, sesli kitap dinlemenin tadı başka ya. Hele ki yazarın kendisi tarafından okunmuşsa, tadından yenmiyor. Neil Gaiman'ın birkaç sesli hikayesini dinledim, çok iyi ya... Sadece Gaiman da değil, başka bir sürü çağdaş yazarın eserlerinin seslendirdiğini biliyorum. Ben de düşündüm bir ara hikayelerimi seslendirmeyi. Kim bilir, neden olmasın, belki bir gün ilk adımı atarım ve gerisi gelir.

Ya ben bu ameliyatı uykusuz gecelerden kurtulmak için olmuştum... Her neyse, tatsız konular bunlar!

Haden, dağılın!

11 Mayıs 2009

  • Gün içi kerteriz noktalarından behsedeceğim. Çay saati mesela. Belli varacağın saat. Böyle birkaç tane olunca araya bir şeyler sıkıştırmak daha kolay oluyor, gün doluyor!
  • Bu yüzdendir ki bir şeyleri düzene sokmalı. Kendim için diyorum. Kardeşim yazacağının bir saati, okuyacağının bir saati olsun en azından. Televizyon dizileri bile işe yarar ya.


  • Felsefe çeviriyorum. Benim bu yazının başındaki ben olduğuma dair ne kanıt sunabilirsiniz bana? Bunu belirleyen ne? Benim bu yazının en başındaki sözcükleri yazan kişi ile aynı kişi olmam için şu anki bende olması zorunlu şey nedir? Bununla ilgili bir ton şey okudum, çevirdim, sonuçtan ise emin değilim. Sanırım kişilik bölünmesine uğrayacağım.
  • Geçmişteki kişi ile aynı kişi olmanın koşullarından birisi de o kişinin yaptıklarını, yapma sebeplerini, yaparkenki güdülerini falan filan senin de hatırlıyor ve kısmen paylaşıyor olman. Ayrıca bu hatırlamanan, o geçmişteki kişi ile şimdiki sen arasında her salisede var olan senler tarafından da paylaşılıyor olması, yani bir doğru üstünde aynı kişiden oluşan bir devamlılık ziniciri üstünde sürekli birbirini takip edior olması gerekiyor. Ben ki an olup birkaç dakika önce ne dediğini hatırlamayan birisi olarak kişisel varlığımın güvenirliğinden şüphe etmeye başladım. Bu boşlukların her birinde belki de yerimi bir başkası alıyor!


  • Derseniz Mete, bir daha senin zihin akışlarını istemiyoruz, abidik gubidik şiirlerin daha iyiydi, yorum olarak not düşmekten çekinmeyiniz. Şiir demişken. Ivır zıvır yazmaktan şiire yer yok pek. Bir de yazacak bişiler gelmiyor aklıma. Ah serde gençlik vardı bir zamanlar... Deli gönül koklamak istediği her güle dizeler dizerdi.


  • Şimdilerde çelişki gösteriyorum. Bir taraftan ilgi istediğimi söyleyebilirken, diğer taraftan gösterilen ilgiyi pek hoş karşılamıyorum. Bunu açıklamak elbette mümkündür fakat istediğimi sanmıyorum. Ben çelişkinin farkında olduğumu ilan etmek istedim sadece. Evet, mal mal gelişigüzel yaşıyor gibi görünebilirim fakat hala içeride bir yerde bilinç var biraz.


  • Ne var ne yok alt kategorilere ayırmaya meğilli zihin, beni sevenlerin bana olan sevgilerini alt kategorilere ayırmaya kalkışıyor. Seven ne şekilde seviyor. Neden seviyor. Sevgisinin kaynağı kendisi mi karşısındaki mi. Sevginin sebebi sevenin kendisinden ötürü mü yoksa sevilenden mi? Sebep sevilenden ötürü ise, nedir; yapılan bir şey mi, söylenen bir şey mi, tip mi, ses mi, ne?
  • Öte yandan bu tür şeyleri fazla kurcalamamak, her türden ilişkinin devamlılığı için hayati önem taşıyor sanırım

09 Mayıs 2009

Yarılmış bedenimden cismen ne çıktığını doktorlar araştırırken, ben içeriden başka şeylerin de çıktığını biliyorum: Şu bana dayanılmaz ağrılar yaşatan hava boşluklarının yerinde bir şeyler vardı. Aslında cevap, göbeğimde sırıtan yarada yatıyor. Sırıtan. Deli gibi. Delilik. Aradan kaçıp giderken geride, kurbanında izini bıraktı.

Bir süreliğine eski adetlere geri dönmeli, belki de o boşlukları doldurmalı. Fakat bu yeni bir delilik olmalı. Ben kahkahalarımı atarken, yaratıcılığımı körüklemenin tam vakti gibi geliyor bu an be an değişen zamanlar.

Oturaklı bir insan olmaya zorlandığım şu sıralarda kendimi yazmaya verdim dersem yalan olmaz, fakat ola ki bir akıllı gelir de "Ne tür bir yazı bu?" diye sorarsa hemen oracıkta yere yatırıp üstüne sıçmanın, ki bu sorusunun tam da yerine rast geldiğinin bir belirtisidir, ardından siz sevgili okuyucularıma, ki sessizliğiniz bana kendi kalp atışlarımı hatırlatıyor, tamamen dürüst olmak adına yarı kendime kızar yarı bu durumdan hoşnut olarak bu yazmanın internetten güzel bir (evet, bir) ve birkaç daha az fakat kendi çaplarında yine de güzel insanla yazışmak olduğunu itiraf ederim. Hareketlerimde bir tereddüt belirtisi bile göremezsiniz. Hayır.

Bir an önce kendi yazı işleri müdürlüğüme ve bizzat yazan kölelik makamıma geri dönmek, belki de şu aklımın yumuşak bir iran kedisi tüyü yumağına (aa, çok yumuşak oluyor) dönüp havada süzüldüğü şu günlerde beni kendime getirir.

Planlanmamış hizmet dışı kalma süremin ne kadar olduğunu sorma, öğrenemezsin.

10 Nisan 2009

Metenin Atolyesi adlı ilk blog sayfamı silmiş bulunuyorum, hepimize hayırlı uğurlu olsun. Orada atıl vaziyette duracağına, hiç olmasın daha iyi dedim.

Alınan dergileri, zamanı eskiyince okumamak da neyin nesi? İnatla, bir derginin içindeki yazılara ancak derginin çıktığı ay içinde okursam bir değer veriyorum. Şubat ayının dergisini Mart ayında okumuyorum. Garip.

03 Nisan 2009














Düşen damladaki serinliği

yanan alnıma koysam,
sakinlesem
cıss sesi gelse
sakinlesem...

Art by Sugarock99 @ DeviantArt

27 Mart 2009




















Gözyaşlarını mı biriktiriyorsun yoksa
günün birinde yağmurun biter diye
susuz kalacağından mı korkarsın

hangi dileğindi bu, birinci mi?

kurak zamanlarda güneş parlakken
ensen yanacak belki
ekinlerin büyümeyecek diye mi korkarsın

Peki ya bu hangi dileğindi, ikinci mi?

sonra tek bir bulut olmayacak
kumsallarında insan yığınları
yalnız yüzemeyeceğinden mi korkarsın

Kaçıncı dileğindi harbi bu, üçüncü mü?

Göz yaşlarını biriktirir durursun.

Art by RebexTrip @ DeviantArt

18 Mart 2009

Kapat ışığı,
katlet aydınlığı:
Karanlıkta görmeyi met ettiler.

Pek karanlık;
Ayağın takılmasın,
Toprağı öpmeyesin,
Gübre olmayasın.

Üstünde haşhaş yetiştirenlerdir konuşanlar;
düşüşüne cevaben.


Art by Kylamay @ DeviantArt

10 Mart 2009




















Bir Kare çizdim,
içini boş bıraktım.
Konuşmadığımda, dünyadaki gürültü oluyor.
Kare, bir sanat eseridir.

Birisini çizdim,
Karenin içine bıraktım.
Konuştum, dünyadaki sesten oldum.
Kare, kaldırımdaki bir taş parçasıdır.

Art by Mefitica @ DeviantArt

04 Mart 2009

Üstünden geçenin sadece bulut olduğunu bilirsin
yine de içine sonsuz sıkıntı düşmüştü.
Sorsalar nerdesin, yattığın yerden seslenirsin
Hep seslenirsin.
Üstünden geçenler insan olur
Yine de basmamaya özen gösterirler;
Sen kalırsın orta yerde.

Art by Wulfi @ DeviantArt