07 Temmuz 2009

Uzun uzun beklerdik bir şeylerin oluvermesini. An geldiğindeyse öyle yorardık ki kendimizi bir şeyler yapacağım diye, tatile ihtiyaç duyardık her seferinde. Tatil, tatil ve tatil. Gerçeği olmazdı asla, hep yapay tatiller. Çünkü bilmezdik aslında tatil işin gücün değil kendi kişiliğinin yoruculuğundan ayrı geçirilen vakittir. Yorardı öyle yapamayınca; sonra ancak olmadık zamanlarda, saniyelere sığdırırdık rahatlamaları ve güzel olurdu.

Neyin ne katacağını ve neyi götüreceğini kestiremiyor. Ne zaman sonra ki diyorsun aklın anca kavradığında "Bu, böyleymiş meğer" ve diliyorsun keşke daha fazlasını kaydetseymişsin hafızaya. Ardına koyduğun yıllar sırtını dayadığın o geniş duvar daha sağlam ve daha bir seninle boyalı olurdu belki.

Gün ki geçsin diye beklediğinde bir yıl oluyor. Her gün bir yıl yaşamak fantastik olurdu. 3 aylık bir ömür.

Akıl oyunları diyorum. Bizi eğlendiren hep beynimizdi. Zevk almasını bilen kıvrımlar bütünü, renkli makarna. Kapı gıcırtısına bile oynayıp eğlenen insan beyni: Pastavilla. Eğlence anlayışı pek çeşitli. Bedenini kullanması seven insanların eğlencesi ile oturduğu yerde duyularını tatmin edenlerinki aslında temelde, katıkları ve tatminleri bir yana, aynı eğlence. Aklın eğlenceyi yorumlayışı önemli.

Amaç olmadan çeviri olmuyordu ya; zevkine hiçbir zaman durduk yere çeviri yapılmıyor. Eee? Napcaz o zaman?

Sadece annen sana ters ise, babansındır. Sadece baban sana ters ise, annensindir. İkisi de ters ise bir gen testi yaptırsan iyi olur. Keh küh koh kah. Bir ara böyle salak bir şey yazmışım defterlerin birine.

O olsa, e bu da olsa, şu eksik kalmaz mıydı?

Eski bir dosttan bilgelik dersleri:

-Güzelliği fark ettiğinde ilk iş günün birinde yiteceğini düşünmek, sağlıklı bir yaklaşım değildir.

-Bir başkasını düşünerek geçirmek akıl saatlerini, pek akıl kârı değildir.

-Sıkıntı içinde olmak ya da öyle görünmek, büyüklük değildir.

-Hep neşeli olmak bir suç değildir; belki saçmalıktır.

-Kediden bile anlarsın; keyif almaya bakmak boş zamanların uğraşı değildir.

-İnsanları tuhaflıklarına rağmen kabul etmektir; insani sevgi.

-İnsanları tuhaflıkları ile birlikte kabul etmektir; çağdaşlık.

-Madem sıfırdan yapamıyorsun; bari reprodüksiyon yap.

Bir zamanlar genelleme yapmayı ne kadar da severmişim. Heh heh.

05 Temmuz 2009

"varsam gözlerinin aydınlığına
gizlice
kıyamam incinirsin
kirpiklerim değince"

Şu yukarıdaki dörtlük, Metin Turan'ın Nicedir isimli şiirinin ilk dörtlüğü. Çok hoşuma gitti. Hatta okuyunca bittim tükendim, yaratıcılığımın kendine gelmesi için bir süre geçmesi gerek.

Kimseye saygısızlık etmek istemem, zaten en başta kendim yapıyorum. Kolay edebiyattan sayıyorum sevdalanılana yazılan şiirleri. Yukarıdaki dörtlüğün ait olduğu şiir gibi zekice dile getirilmişler de dahil, sevilen kişiye yazılanlarda evrensel bir kendini tekrarlama var. Bazılarının şiir görünce burun kıvırmasına bir şey diyemem o yüzden; hele ki kendilerine hitaben dile getiriliyorsa. Klişe sevdalardan kimse hazzetmez. Gerçi, kişi okuduğunda kendi hissettiklerinden bir parça bulursa bu tekrarı içten bir gönüllülükle göz ardı edebiliyor. Heyhat, bunu yapmak değişik bir tür zevk; herkes tercih etmez.

Yine de ben şiiri çok sevdim. Evet.

03 Temmuz 2009

Hayır, Hocam, mezun olduktan sonra ne yapacağıma dair bir planım yok. Size dediklerimin hepsi doğaçlamaydı, fakat belli ki yuttunuz. Gerçi yutun ya da yutmayın...

Dünki kep merasimi, ne bileyim, kısaydı be. Üniversitenin kendisi gibi sanırım. Artık ben içeri girmek istediğimde niye geldiğimi soracaklar; geçerli bir sebep vermemem halinde muhtemelen önce elektrik şoku ile etkisiz hale getirilecek, ardından en yakın lombardan aşağı atılacağım. Okul, tehlikeli bir yer artık.

Ya, şaka bir yana, ben çok şeyi özleyeceğim. Deli gibi topladığım fotoğraflar aleyhime işleyecek, bana hep geçip gitmiş zamanları hatırlatacaklar. O değil, silemiyorum da meretleri. Dostları merak edeceğim, sonra Mete zırt vırt arıyor olacak... Aramadıklarımı da arayamayacağım utancımdan, neden aramadın diye soracaklarından korkarak. Belki eski sevgilerden bir şeyler kımıldanacak ve ben şimdiki ana ihanet etmiş gibi hissedeceğim. Hissetmeye de bilirim aslında, öze dönük yüzsüzlük var ne de olsa.

Yeter be bu kadar laylaylom mezun mertebe muhabbetleri. Ben uyuşuk bilincimle mezun olduğumun ayırdına daha sonra varacağım.

Ne de çok şey istiyorum, yine de kayıtsız kalmak bir alışkanlık. Beklemek erdem midir salaklık mı? Beklerken gitmediğin yollarda kaybetmediklerin içinde çürür mü dersin? Sonu hep aynı soruya varıyor: Ne yapacağım ben? İçgüdülerime güvenebileceğimden emin değilim.

Ey gündüzü karam, gece neyine yetmez?

Dün, zoraki bir şiir gibiydi şu:

Renginde deliliği gördüm
Seni kendimden belledim
Sırıtkan sarı ay,
Nerelere götürdün beni?
Düşünmek yok senin batışında
Gece ileriye koştuğunda
Sen yorulursun
Rengin değişir
Yüzün düşer
Ben üzülürüm.
Şimdilerde deliliği bekleyiş var;
Bir dahaki dolunaya kadar.

Tabi, dün daha farklıydı. Bugün, bu haldedir. Kendimi mi tekrarlıyorum dersin?

Her neyse.

30 Haziran 2009

Kişi.

Yalnız kalmanın da bir ihtiyaç olduğu şu günlerde, kendimi çekildiğim köşelerde kanca burunlu insanlarca didiklenirken buluyorum. Sonra bu herif neden aksi diyorlar.

Bu aklı ben seviyorum da, n'apacağım ben bununla? İşte, fiziksel sıkıntıların iyi yanı seni bu tür kendinle ilgili soyut konulardan uzaklaştırıyor olması. Aynı şekilde artık resmi bir işsiz olarak kendimle ne yapacağım sorusunu da "ah ağrılarım vah ağrılarım" diye diye başımdan savıyorum. Bu gidişle çektiğim acıyı sevmeye başlayacağım.

Bilgisayara bağımlı değilim. Öyle idim bir zamanlar, artık değilim. Hatta artık makina başında kendimce bir şeylerle uğraşarak çok uzun süre oturamıyorum. Oyun oynamam da pek seyrek. Beni tutan yine arkadaşlardır, onlarla olan muhabbettir. Belli kişiler var ki varlıkları saatlere bedel, konuş konuş bıkmazsın. Yine de, bugün baktığımda, artık konuşacak az kişi var internet üzerinden. Onlar da nadiren gelirler. Neredeler bilmiyorum, merak ediyorum doğrusu. Boş saatlerin denizde kum olduğu şu zamanlarda o eski yoğunluğu, o bilgisayar başında sıkılmadan geçirililen eğlence dolu uzun saatleri arıyorum.

Okumak güzel şey. Keşke dikkatimi ağrımdan alıp okuduğuma yoğunlaşmak bu kadar zor olmasaydı.

Belki eski yarım bıraktığım hikayelerin birine devam ederim. Üretmek iyi gelebilir. Ya, benim bir edebiyat hocam vardı bu arada, harbiden n'oldu ona?...

Bana üstüne hayalden dünyalar kuracak küçük bir öpücük verse ya... Hiç mi aklına gelmez ciddi olabileceğim? Belki uyumak daha kolay olurdu o zaman, hatta rüya bile görürdüm. Belki gelmiştir de fikir pek hoşuna gitmemiştir ya da o kadar sevmemiştir ya da ne bileyim. Olur böyle şeyler, bilirsin.

Bir çocuğun açık sözlülüğü bana bu kadar ilaçla nasıl yaşadığımı sordu; yaşamak bu ise, bal gibi yaşıyorum valla. O velet kendine baksın; salıncaktan düşmüş, tek gözü şiş geziyordu. Öte yandan tatlıydı be. Ben abisinden çok şey bekledi, ben abisi ise tam abilik yapamayacak kadar kendime dönüktüm. Dedim ya, yalnızlık fena bir ihtiyaç oluyor bazen; habersiz küçük çocukları bile hayal kırıklığına uğratırken bir ikinci kez düşünmüyorsun.

Belki de hatalıyımdır.

27 Haziran 2009

hoşnutlukla karışık acı kıvılcımları
böylesi koyu bir tat
b
oğazın ne kadar dayanır
dilin şişer
miden düğümlenir
Galiba yaşarsın

Art by jerishoots @DeviantArt

25 Haziran 2009

Ey kişi, bu bir şiir değildir. Birkaç gün önceki ben sana vaatte bulunmuş olabilir fakat sen takma o kendini bilmezi. O kişi kendini bilmezken birkaç gün sonraki beni nasıl bilsin hem?

Yine de içimden gelerek yaptığım şeyler çok. Tıpkı o sözü verdiğim zamanki gibi. Ya da bir koşu gidip çiçek aldığımda...

Kitap okumamın ardından içimden yükselen deliliği seviyorum. Zihin durmuyor, koşuyor, kelimelerle doluyor taşıyor. Böyle bir zihin yazıyor hikayeleri, şiirleri. Böyle bir zihin hem korkutuyor hem de rahatlatıyor beni.

Edebiyat insanı yanlış yönlendirebilir, biliyorsun. Yani, okuduklarını anlam, alt anlam ve yargı süzgeçlerinden geçirmeden olduğu gibi alan insanlar var. Bu insanlar bir şey kağıt üstüne basılmışsa kesin doğruluk taşıyordur gibisinden bir yanılgıya düşüyorlar bazen. Kendi ilk gençlik yıllarımda da okuduğum kitaplardaki bazı öğelere fazla değer verir o öğeleri gerçek hayatta arardım. Öyle değil işin aslı elbet, zamanla öğreniyorsun. Benim sinirime dokunan o kadar şey okuyup bu yaşlarında hâlâ kendi dünyalarını okuduklarıyla tanımlamaya çalışanlar. Kişi edindiği bakış açılarının yardımıyla kendisininkini genişletmeli, bir dar bakış açısından ötekine geçerek kendisini kandırmamalı.

Bir de tam olarak anlamadığı şeylere tapınanlar var ki o bambaşka bir konudur.

Bugün, hoş bir gündü. Gerek sevdiğim birisi ile saatler geçirerek (ve sonrasında tek başıma) kendime vakit ayırmış oldum. Beş güzel kıza çiçek aldım (birisi çok özeldi fakat ışıltısını sadece ben görebiliyordum.) Olasılıkların oyunu sayesinde kitapçıda dostlarla karşılaştım (sürpriz karşılaşmalara bayılırım.) Aldığım kitabı hemen okumaya başladım falan filan fıstık. Seni ayrıntılara boğmayacağım.

Bir dahaki sefere belki bir şiir görürsün ha?

23 Haziran 2009

Bunu okuyan kişi. Bu, iki şiir arasını doldurmak için yazılan bir yazıdır ve az önce kulağımın dibinde uçan sineği haklamak için ellerimi kulağımın dibinde çırpmam neticesinde şimdi sağ kulağım çınlıyor. Sen ne kadar ne alaka desen de ben burada bir alaka olduğunu iddia ediyorum; anlayana! (Yazar kişinin bir numaralı savunmasıdır, yazı gerçekten anlamsız olsa dahi.)

Geçen zamanların yaşanmışlığını rafa kaldırdım. Fotoğrafları toplamayı bitirdiğimde rafta, baka baka iyi hatırlayacağım tonla anı olacak. Gelecekten, geçmiş o anki kendimin bir numaralı fanıyım. O geçmiş andaki ben kötü vakit geçiriyorduysa dahi ben onu iyi hatırlayıp eğleneceğim. Gelecekten hep desteğim var. Ah, harika...

Can sıkıntısını çok dillendirir oldum. Cep telefonumda mesaj uzun olsun diye Türkçe karakter kullanmadığım için küçük ı yok. Bu durumda yazdığım mesajlarda can sıkıntısı bir anda anlam genişlemesine uğruyor! Ne yapabilirim ki?

Ah bu geceler geçmek bilmez oldu. Saatlerimi çalan kişiler, nerelerdesiniz? Gönüllü vericiyim.

Acı dinmek bilmiyor tabi ki. Aklımın yarısını esir alıyor. Öfke ile karışık bir hüzün duymuyor değilim. Çok kötü zamanlara denk geliyor bunlar. Yalnız yürümeye göreyim, gözlerim doluveriyor. İki hıçkırık ve diniveriyor sonra, birkaç dakika sonra tekrar iki hiçkırık olarak geri gelmek üzere. Gülerek ağlamk suretiyle yaşlılığım için çok özgün yüz çizgilerinin temellerini atıyorum. Tabi ki mağdur psikolojisi ile hiçbir yere varılmaz. O psikolojide de değilim, o yüzden öfekeleniyorum şu bitkin halime. Ya neyse işte. Biraz dengesizim, geçer zaman içinde herhalde.

Galiba yatakta kırık olan yere oturmuşum; yaklaşık bir beş santim göçtüm az önce.

Yarın Transformers 2'ye gideceğim. Ece ve yavuklusu ile birlikte. Bakalım nasıl olacak. Herhalde fena olmaz. Senaryo kötü bile çıksa, en azından görsel bakımdan iyi bir şeyler izlemiş, robotların araç formundan robot formuna geçişlerindeki eşsiz ses efektini dinleyerek kendimden geçmiş olurum.

Çok uyur oldum be. Gün içinde can sıkıntısından uyuyorum bazen. Bu kadar uykudan sonra bir tür aydınlanma, bir uyanış, bir fenafillah mertebesine eriş bekliyorum.

Her neyse işte, dahası onyüzbinmilyon beyaz kedi kılı.

22 Haziran 2009


Bir gün ki ertesini ancak hayal edersin
Kutlu zamanlar bunlardır elbet
kaotik ve gelişigüzel, sürpriz!
bir planın güvenliğinden yoksun gidersin
adrenalin bağımlılığıdır belirsiz ertesi
bir cesaret işidir böylesi;
ahmak cesareti


20 Haziran 2009

Dolu günler geçip yerlerini boşlara bırakınca insan kendisini bıraktığı yerden topluyor.

Ben sanırım yoğunluk seven birisiyim. Yani oradan oraya koşayım, kendimi unutayım, bir şeylere kaptırayım falan filan fıstık. Geçen birkaç gün ise bu hallerimin altın çağı gibiydi. Nasıl da sevindim, nasıl da eğlendim. Eğlenirken neredeyse tamamen dürüsttüm. Bittiğinde ise, bir şeylerin geride kaldığına dair o lanet his kurşun gibi çöktü üstüme. Bu sefer başlayacak yeni bir okul dönemi de yok. Anlayacağın, bilir kişi, taklaya geldim.

Hiç olmazsa bir ton fotoğraf çektirdim.

KOnuyu değiştirmeli. Benim diğerinde gördüğüm olasılıkların benim kendimden ötürü olduğunu unutmamalıyım hiçbir zaman. Ayrıca kendini kandırmaca hoş bir şey olabileceği gibi genelde fena oluyor. Fena fillah.

Yine de, iyi delirdim. Bir tane de deli buldum kendim gibi, birlikte delirdik. Delirmeyi yine sevdirdi, deli kişi. Hangi sebeplerden delirdik, bir önemi olmasa gerek. Delirdik işte.

Uykum geldi sanırım. Başka da mesaj gelmez herhalde. Geceyi Özdemir Asaf'tan bir şiir ile bitirmeli.

"Kaptanların büyük üzüntüsü
Varılan limanlardır.
Bu konuda beni haklı çıkaran
Kaptanlardır."

15 Haziran 2009

Beni dinleyen, izleyen kişiler.

Tedbil-i mekanda ferahlık vardır denildiğinde elbet bir bildikleri vardı. Öte yandan taşınma mevzusu kendi içinde çelişkiler barındırır. Bir kere yanına alacağın şeylerin gerekliliği gereksizliğini eğer tecrübelerinden öğrenemediysen, ki vah halime, o zaman hamallığı göze almış bulunursun. Aklının ne kadarını yanına alacağın da ayrı bir konudur, ki etraflıca düşünmeyi gerektirir ve bu da bir çelişkidir aklında bulunsun.

Özdere'deyim. Deniz var, temiz hava var, kıyı yolu var... Ağrıyan bacağıma inat tırmanacak katlar var!

Son iki üç ayın hasatı üç beş şiirimsiyi bilgisayara geçirdim bu akşam. Bilmiyorum hangilerini okursunuz, fakat şimdilik sadece bilgisayara aktarılmış olmaları benim için yeterli.

Öte yandan, yine gün katilliğine başladım galiba. Yazık be gençliğime.

Efendim, ben daha zeki olsam ne kazanacağım? İnsan neye ihtiyacı olduğunu iyi bilmeli. Benim ise zekaya ihtiyacım olduğunu sanmıyorum.

Şu aksiliğim. Evet, aksiyim. Huysuzum, bağırıp duruyorum. Bir şeyler batıp duruyor. Kaynak zihin söylediklerinin farkında bile değilken benimkisi söylenenleri söylem çözümlemesinden geçiriyor ve sonuçlardan memnun kalmıyor. Nedir bu işin aslı astarı? Çok şey söyleyebilirim. Bu benim mizacım olabilir? Olmasa da olur, çünkü böylesi deli dumrul vaziyette olmak kendime geldiğim nadir vakitlerde gurur duymama sebep olmuyor. Peki efendim, ne yapmalı? Kontrol belki. Fakat hani duygular içeride kalmasın? O zaman sindirip de dışa vur. Ya da filtrele? İlla bir yerde bişeyi unutacağım di mi? Neyse ya, gidiş gelişlerdeyim şu sıralar. Keskin sirke küpüne zarar olacak, ondandır kaygım. Ha bi de sonunda herkesin beni çekmekten vazgeçip gitmesi.

Aldığım ilaca, hormona, geçici süre servis dışı kalan beynime verin bu tepkilerimi. Mümkünse sineye çekmeyin, yapıştırıverin lafı. Kavga edelim ki ben üstünde düşüneyim. Ben üstünde düşüneyim ki kendimi fark edeyim. Kendimi fark edeyim ki değişeyim. Kabul etmeyin lan beni. Siz siz diyorum da, siz kimsiniz?

Bu günkü fırtınalı havayı memnuniyetle karşıladım. Rüzgar gürültüsünden tuhaf bir haz alıyorum. Ayrıca eminim sivri sinekler fena sersemlemişlerdir, Nwahahaha!

Her neyse, yeter bu kadar saçmalamak.

14 Haziran 2009

Ne yapılsın tarafımca da tarafım taraflığından memnun mesut tarafsın gitsin?

İrdelemeyi bırakmam gerektiğine karar vermiştim ta ne zaman önce. Bırakmış mıydı pek hatırlamıyorum, fakat sonrasında çözüm arayışlarına devam ettiğine göre kafa yormaya son verilmemiş.

Şu moral depolama çabalarım ters tepti biraz sanırım. Zorla güzellik olmuyor elbette. Yani, sanırım yapay olanlar doğal olanları öldürüyor.

Fark ettiysen ne biten derslerden ne de girdiğim son sınavdan bahsettim. Bu bitişleri düşünmek istemiyorum. Düşünmek istemediğim şeylerin arasına koyuyorum. Sıra sıra koleksiyonum oldu bu düşünmek istemediğim şeylerden. Bir cam vitrin hazırlamalı.

Ayrıca, arayışa da bir son vermeli. Aramak, elde etmeye çabalamak ben beceremedikçe beni kudurtuyor.

Konuyu değiştirmeli bir ara...

11 Haziran 2009

Alınganlık kaçmış içime, bir açıklama yapılmayınca düşündüğüm şey sanıyorum olanları. Hani ben çok zekiyim, olayları her açısından görüp en muhtemel olanı anında anlayıp kesin olasılıklı doğruları tahmin edebiliyorum ya hani... Tabi ki işin aslını öğrenmek için ya kendin müdahale edip sorgulamalı ya da beklemelisin. Bekle bekle derken kurtlanıyorum. Kurtlanan meyveler hoş değildir. Gerçi ben bir meyve değilim. Yine de metafora saygı duyalım lütfen, kendi içinde gelecek tahmininde bulunuyor, bugün yarın bir meyve de olabilirim ne de olsa.

Yine espri çabasına giriştim. Olabilir, hemen bozmayalım kendimizi.

Beni ikna etmeye çalışacak insanlara bunu bilerek gittiğimde ne kadar dirençli olabilirim? Bu direnç değil önyargı da olabilir ona bakarsan. Konular hakkında kendim düşünerek vardığım fikirleri kullanmayı tercih ederim. Bir başkasının kurduğu fikirleri takip etmek, onları alıp benimsemek bence okumuş akılcı insana yakışan bir davranış değil. Elbet fikirler dinlenmeli fakat her zaman kendi fikrini değiştirmede hafif gönülsüz olarak. Sonra üstünden vakit geçse, oturup düşünüp taşınıp sonunda o fikrin doğruluğuna kanaat getirirsin, o zaman diyeceğim bir şey yok, şimdilik. Yine de şüphe duymaya hazır olmalı insan.

Şu dediklerime bak; ne kadar da stresli bir yaklaşım. Halbuki stres şu dönemler en son ihtiyacım olan şey.

Şu günlerde en çok ihityacım olan şey ne diye sordum kendime. Sanırım sevgimin içimde sıkışıp kalmaması. Fakat malesef dünyadaki tek insan ben değilim ve bu bahsetiğim duygu ağaçlara sarılarak geçmiyor. Bu noktada işin içine tuhaf dürüstlüğümsülüğümden (dürüst gibi gibi) beslenen şanssızlığım geliyor ki aslında kısa zamanda çözmem gereken düğümlerden birisidir kendileri, yoksa bu durum kendisini senelerce devam ettirebilme kapasitesine sahip olduğunu çoktan kanıtladı.

Isınmak için bu kadar yöntem varken, soğumak neden yetim muamelesi görmüş? Klima aşırı, pencereler yetersiz, çıplaklık nafile, vantilatörler ihanet dolu... Bakın somut şeylerden bahsediyorum, yoksa küresel ısınmaya da girersek yazı fazla uzar. Neyse... misal, neden su soğutmalı yataklar yapmıyorlar?

Neyse işte... Ne anlatayım be sana? Zaman ne de geçmez şeymiş, canın bir şey istemiyorsa hele.

Yazmak da zor aslında, değinecek bir şey bulamıyorsan hele.

Kastırma be beni!

10 Haziran 2009

Alakasız andır
Adım adım yürürkene
Ansızın fokurdanır,
Bir ihtiyaca düşersin
Etrafa bakınır,
Birisini ararsın.
Bu, sevgi sıkışmasıdır;
Yalnızsındır,
Ağaçlara sarılırsın.

Geçmez mi napsan da
Yudum yudum kahvelerde
Dudakların geriliverir
Bir ihtiyaç duyarsın
Etrafa bakınırsın.
Gülecek bir yüz ararsın.
Bu, sevgi sıkışmasıdır;
Tüm gözler kaçıverir,
Duvarlara sırıtırsın.

Sonra bir gece otobüsünde
Seçebildiğin tanıdık yollarda
Hani o eski hikaye canlanıverir
Hemen bir ihtiyaç olur
Etrafa bakınırsın.
Anlatacak bir baş ararsın
Bu, sevgi sıkışmasıdır;
Herkes inmiştir,
Koltuklara konuşursun.

Nefes almak gibi zorunlu
Rüzgardan başka doku
Egzozdan farklı koku
İhtiyaçtır n'aparsın;
Koklayacak yumuşak bir baş ararsın
Bu, sevgi sıkışmasıdır;
Burnun kaşınır,
Ciğerlerinden hapşırırsın.

Ne dersin, belki delilik,
Belki de kimsesizlik
İçinde ur olmuş
Sevdan elinde patlar
Aydınlık pencerelere bakarsın
Bir sıkıntı duyarsın
Miden guruldar
İşte bu belki sevgi,
belki de gaz sıkışmasıdır.

--------------------------------------------

Bu şiirimsiye bir not düşmek istiyorum. Aslında eski sayılır, yaklaşık 3 senelik falan. Fakat ilk yazdığımda sadece ilk kısımdan oluşuyordu. Fikir hoşuma gittiğinden biraz bekletmeye karar verdim ve zamanla diğer kısımları yazıldı. Son kısım konusunda tam rahat sayılmam, o kadar yazdıktan sonra şiirimsiyi böyle bitirmek biraz kötü hissettiriyor. Fakat o zamanki ben'e ve onun muzurluğuna duyduğum saygı ve sevgiden ötürü dokunmadım.

Ne zamandır buraya koymayı düşünüyordum. Bu güne kadar bekledi. Fakat yayınladıktan sonra biraz kötü hissetmedim değil; etrafımda kendi bencil "sevgi" işlerimi çocukça ilan edişimi yersiz, gereksiz ve kaba kılacak başka daha ciddi ve hüzünlü olaylar dönüyor. Bilmiyorum, belki de fazla hassas davranıyorum.

Belki de güldürmüşümdür.



Ar by bogdantzigan @ DeviantArt

07 Haziran 2009

100. Gün

"Bu, bu blogun yüzüncü kaydı. Ne mutlu..."

Demek isterdim. Şöyle ki bunun 100. kayıt olduğu bir gerçektir. Fakat mutluluğu tartışılır. Bu blogu günlük olarak kullanmayacağımı söylemiştim bir yerde. Fakat bu, karışık bir gün.

Tanışmadığım bir insanı kaybettim. Tanışsaydım, eminim çok şey kazanırdım. Ilgın'ın anneannesi, ki ismini bile bilmiyorum, bugün haftalardır yattığı yerden kalktı; fakat ne onun kalkışını ne de yükselip Ege Üniversitesi kalp ve damar binasının çatısını geçerek uçuşunu kimse görmedi. Geride bıraktıkları ise haklı olarak ona doyamamış ıslak yanaklı sevdikleriydi.

Bu gece dolunay, sanki o kişinin sevdiklerini daha net görmesi için her zamankinden daha büyük ve daha parlak.

Üzüntülü zamanlarda sözlerin aklımdan kaçtığını söylemiştim ya, haklıydım. Fakat sözlerin yanı sıra insan bedeniyle de ne yapacağını bilemiyor.

Bu kısa yazıyı, o kişiye, geride bıraktığı ağlayan tatlı kıza, güçlü aileye ve dostlara adıyorum.

Ayrıca onlara teşekkür edin, bu sayede zihin akışı yapmamdan yırtmış bulunuyorsunuz.

04 Haziran 2009

Eski dostların düzenlediği toplantılara onu artık çağırmıyorlardı. Gitmiyordu zaten. Ayrı bir hayat kurmuştu kendisine, çoktan. Konuşan da yoktu hani; aranmaz ve sorulmaz, bazı eski dostlukların kaderi.

Bu yüzden çatkapı geldiğinde partidekiler çok şaşırmıştı.

"Sen! Niye haber vermedin? Hoşgeldin!" yine de kimse bozuntuya vermedi. Bir iki sitemden başka söz edilmedi.

Bu güzel kadını eskidien de kimse yadırgayamazdı. 35 yaşında da bir şey değişmemişti belli ki.

Bir iki biradan sonra işin aslı belli oldu. Kadının kocası eğitim için bir haftalığına şehir dışına gitmişti, çocuk ise uzakta okuldatdı. İnternetten bu partiyi öğrenince, eski hayatına bir nebze olsun geri dönmek istemişti. Hem, sürprizleri severdi.

İçildi eğlenildi, an geldi dış kapı açıldı, az içenler çok içenleri yarı taşır vaziyette evlerin yolu tutuldu.

İçtiğiyle rahatlamış olan kadın, serin gecede yürümek istiyordu. Arkadaşları tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi bu güzel ve genç kadını tek başına bırakmak istemediler; onu evine göterecek bir yığın erkek vardı. Fakat o hep redderder, inat eder, evine yalnız dönerdi. Şu güne kadar başına hiçbir şey gelmemiş olmas kadının bu öz güveninin haklılığına dair bir kanıt gibiydi.

İçki insanları rahatlatır, gece insanları rahatlatır, yalnızlık bu kadını rahatlatır... Aile yok, kontrol yok, ışık yok; işte özgürlük budur.

İlk gençlik yıllarının ruhunu yakalayınca gözleri apartmanlardaki tek tük yanık ışıklara takıldı. Şu anda neler oluyor orada?

Hep merak etmiştir, insanlar nasıl yaşıyor neler yapıyor diye. Hatayları onunkinden ne kadar farklıydı?

Yoluna devam ederken pencerelere bakıp durdu. Ayakları onu evine görürürken bir anda durdu. Dudaklarını ısırdı. Sonra hınzırca sırıtıp yolunu değiştirdi.

Bir apartmanın zemin katındaki pencerenin yanında duruyordu şimdi. İçeriden televizyonun sürekli değişen mavi ışığı yayılıyordu. Kadın, perdenin açık aralığından içeri baktı.

Orta halli oturma odasında, özelliksiz, iki kişilik kanepeye yığılmış, şişman bir adam gördü. Küçük televizyonda bir yarışma programı yayınlanıyordu. Adamın hareketlerini izledi. Onu yandan görüyordu. Boş bakışları yorgun fakat uyumayı reddeden bezgin bir inatçılık okunan yüzünde ürkütücü görünüyordu. Arada bir bir yerlerini kaşıyordu.

kadın bu hayattan sıkıldı. Yoluna devam etti. Şimdi müstakil bir evin önündeydi. Sinsizce aydınlık pencereye yaklaştı. İçeride bir yemek sofrası kuruluydu. genç bir çift içkilerini yudumlarken derin bir sohbete dalmış gibi görünüyorlardı. Oğlan hevesle bir şeyler anlatırken kız yordun fakat ilgili bir şkeilde onu dinliyordu. Kadın,, dediklerine kulak kabarttı:

"...ona dedim ki bu şekilde bir yere varamazsın. Zaten kaç defa belli etmiştim onu istemediğimi." diyordu erkek.

"Çok inat etti o... Gelmesin, ben de istemiyorum. Bence o sana sarkıyor."

"Sarkarsa sarksın, eline bir şey geçmez..."

Bu konuşma, nedendir, kadının canını sıktı.

"Pencerede biri mi var?" dedi kız.

"Ne? Acaba..."

Kadın koşarak uzaklaştı oradan. Durduğunda nefes nefeseydi. Fakat gülmeye başladı. Kahkahalarla gülüyordu. Giden neşesi yerine geldi. Yanakları al al oldu. Bu heyecana bayıldı.

Yoluna devam etti. Nedir, gözü bir apartmanın ikinci katındaki kırmızı ışığa takılınca sırıtıverdi.

İçinde bir şeyler kıpırdandı.

Bir ağaç vardı pencerenin önünce. Harika.

Tırmanışı zor oldu. Ne de olsa artık genç sayılmazdı. İkinci kat hizasında kendisine rahat bir yer edindi. İçeri baktı.

Bir çift ateşli bir şekilde sevişiyordu. Görüntü sarsıcıydı. Kadın savruluyordu resmen. Erkek gençti, yeni olduğu hareketlerinden belliydi. Kadın ise 40 yaşlarında olmalıydı. Sarsıcı bir görüntü.

Ağaçtaki yerinde kadın kendisini suçlu hissetti bir an. Fakat bu geçiciydi. Bu gece özgürdü, pişmanlığı fazla uzun sürmedi.

O gece eve varıp varmadığını öğrenmek için arayan arkadaşları onu evde bulamadılar. Çok endişelendiler fakat yapacak bir şey yoktu. Kadın eve ancak sabaha karşı gelmişti.

02 Haziran 2009

Pek âlâ, bir kayıt daha.

Bu kadar kolay olmaması gerektiğini savunan insanlar var. Gönülleri rahat olsun, zaten bana hiç kolay gelmiyor. Öte yandan çok kolay olduğunu, neredeyse kendiliğinden olduğunu söyleyenler de var; onlara buradan bir nah çekiyorum.

Yukarıda neyden bahsettim? Her yere çekilebilir. Ben söyleyeceğimi söyledim zaten.

Sütün ağrı kesici etkisi olup olmadığını merak ediyorum. Vardır kesin di mi? Evet vardır. Var var, süt güzeldir.

Bir kişi bana yine kızar kendi kendime laf ediyorum diye belki, fakat olmuyor işte. Beklentiler içine girerek saatleri ölü gibi geçirmek hangi müthiş kişiliğin meyvesi olabilir? Sonra delirince tuhaf kaçıyor.

Bu sene bir değişiklik oldu, güneşten nefret eden ben sandalyelerimi güneş altına çekmeye başladım. Fazlası hâlâ çekilmiyor fakat o güneş ışınlarını tenimde hissetmek nasıl da hoşuma gidiyor anlatamam.

Balkonumda birkaç bitki yetiştirmeyi düşünüyorum. Korkuluklara sıra sıra saksı asmak, belki köşeye genişce bir saksı ve bir sarmaşık bitkisi. Şimdilik balkonumun gölgeliği yok, o yüzden gün ortasında oturmak pek mümkün olmuyor, fakat akşamüstleri için harika bir mekân. Ayrıca bir masaya ihtiyacım var. Birkaç tane de mumluk aldım mı ışık azlığı sorununu da harika bir şekilde çözmüş olurum. Geriye bir tek sandalyeleri dostlarla doldurmak kalıyor... hay lanet.

Tek başına büyük işlere kalkışabilen insanlar var. Büyük büyük dediğin nedir dersen, misal bir yurtdışına çıkmak. Kişi kalkıyor, vizesi, kalacak mekanı, uçak bileti falan filan fıstık her bir şeyle uğraşıyor ve tek başına yurtdışına çıkıyor. Artık sebep her ne olursa olsun. Hele gitti mi aylarını orada geçirenler gözüme bazen ilah gibi geliyorlar. Mete, neden böylesin derseniz, size bir ton sebep veririm ve hiçbiri tam olarak doğru olmaz. Yapmış olduklarını arkasına almayan birisi olaraktan her zaman deneyimsiz birisi gibi bakarsanız olacağı budur.

Kişinin yapmış olduklarını arkasına almasından bahsediyorum. Bu değil midir kişinin davranışlarını perçinleyen, belki onu olgunlaştıran? Ya da.... yok, kafam dağıldı. Sonra yine bahsederim.

Şair kişinin acısından kederinden yazdıkları ile efkar bulup mest olan okuyucu, şairin mutluluğunu ister mi kine? Aslında bunun üstüne iyi bir hikaye döner ha... Ama ama ama ve ama!

Yanlış anlama, ben aslında derli toplu yazılar yazabiliyorum. Sadece aklıma yazacak derli toplu bir şeyin gelmesi lazım.

İzmirin kızları deniliyor, İzmir'in özelliklerinden bahsediliyor. İzmir'i seviyorum fakat ben etrafıma baktığımda pek o bahsettikleri 'özel' İzmir'i göremiyorum. Sanki eskiler eski İzmir'i yad ederek kendilerini yenisinden uzaklaştırmaya çalışırken, yenisinde bir şey bulamayan yeniler de bu eskinin ölüsü üstünden kendi şehirleriyle övünmeye çalışıyorlar. Tabi dersen Mete, sen ne kadar dışarıdasın, ne kadar etkileşimdesin şehrinle, kaç kere arkadaşlarını toplayıp şöyle bir içmeye gitmişsin, kaç kızın elini tutmuş ya da kaç yabancı ile muhabbetin olmuş, öyle bakarım sana. Aferin, Mete, sıçtın yine.

Aslında arada yine stüdyoya gitmek istiyorum....

Ne bileyim be!

Haden.

29 Mayıs 2009

Kelimelerle aram iyi değil. Gerektiği zamanlarda kelime dağarcığın kapanıveriyorsa, o zaman kelimelerle aran iyi değil demektir.

Misal, üzülen bir insana diyebileceğim şeyler bir elin parmaklarını geçmiyor. Hissim başka, hissim gözlerimi yaşartıyor. Öte yandan kelimelerim kıt, kelimelerim odun. Kızıyorum kendime, demek ki yeterli değilmiş tüm bu yazılar. O kadar da yazmıştım halbuki.

Tabi yazılanların benmerkezli olmasının da bu duruma etkisi büyük. Eminim kendimi anlatmaya başlasam bir sözlüğe dönerim. Hatalı gelişim süreci. Biraz daha okumalısın, Mete.

Hepsi bir yana, güzel günlerin sonlarında insanlar nereye giderler? Benim gittiğim yer en azından benim için belli. Misal bugün iki güzel insandan ayrıldıktan sonra (ki sevdiğim birisini bu sıcakta otobüslerde sürünmesin diye evine benim bırakmam gerektiğini fark ettiğimde çoktan iş işten geçmişti. Aklıma bile gelmiyorsa demek ki var bir salaklık.) ben kendimle ne yapacağımı düşündüm. Kendimi hangi mekana bırakıp davranışlarımı inceleseydim? Bazen yapıyorum, bir yere gidip gelişigüzel yürümeye bakınmaya başlayıp bir süre sonra oturduğumda yaptıklarımı neden yaptığımı düşünüyorum. İnsanın kendi kendisiyle oynadığı oyunlara tuhaf bir örnek.

Fakat eve gittim. Yolda şarkı söyledim (evet, arabada şarkı söylerim). Eve vardığımda üstümde tuhaf bir ağırlık ve her zamanki çengelli ağrım vardı. Sitenin su hattının onarımı için sitenin her yerini kazmışlardı. Evin etrafındaki resmen bir hendek, baktığında fareleri görebiliyorsun içinde. Bir an su birikintisinin içinde timsah arayarak kendimi eğlendirdim. Sonra yattım kanepeye, aklımı ağrımdan uzaklaştırmak için düşüncelere daldım. Evim, huzurlu bir mekandı o an. İnsanları düşündüm, geleceği düşünüp kendimi özellikle sağlıklı hayal ettim (olumlu düşüncenin gücü! DAN DAN DAN!), kendimi değil yaşadıklarımı düşündüm, gün ortasından bugünü tekrar gözden geçirdim ve nispeten memnun kaldım. Yanlış anlama, memnuniyetsizliğimin tek sebebi kendi huysuzluğum. Zamanında yapmadıklarım, yapamadıklarım, yapmanın aklıma dahi gelmediği şeylerin yan etkileri bunlar. Yan etkileri bol zamanlar yaşıyorum.

Uyumuşum. Kendime geldiğimde elektrik yoktu, su yoktu. Kitap okudum... Anne geldi, apar topar Özdere'ye geldik. Beni Gaziemir'de tutan hiçbir şey yok. Buraya gelerek olasılıkları da öldürmüş oldum.

Evet, durduk yere günümü anlattım sanırım. Ne kötü bir alışkanlık, günlük mü yahu burası? Günlük başka.

Güzel insanların nereye gittiğinden açılmıştı söz. Ben nerede olduğumu bildim. Fakat ya onlar? Sanırım bu konuda düşünmenin anlamı yok, hem beni ilgilendirmiyor ki. Şimdi düşününce gerçekten ilgilenmediğimi fark ettim. Fakat bu şu an için, bir zaman evvelki ilgimin gerçekliğini değiştirmez. Sadece ilgisi çabuk değişen birisiyim.

Yazılan şiirlerin kişiselliği su götürmez. Bir kişi için yazdığın şiiri o kişinin kendisine vermek büyük cesaret ister. Yok lan, istemez. Sadece karşıdakinin yanlış anlayacağından korkarsın, ya da doğru.

Ya ne yazayım ben buraya, bırak be, yazdıkça batıyorum. Benim buraya adam gibi bir şeyler yazabilmem için öncelikle Ilgın gibi kırk matbaa kitap okumam gerekiyor. O yüzden fazla bir şey bekleme.

Haden.

27 Mayıs 2009

yüksek pencerelerden kimler bakar
anlarlar mı küçük oyunları
ve ince insanların birbirlerine verdikleri
küçük şeyleri, riyaları
ve yüksek pencerelerden hayat mavidir
küçücüktür bir şeyler
görünmez fareler

yüksek pencerelerde konuşsan sesin yoktur
bağırsan sana nah çekerler aşağıdan
yüksek pencerelerde ah be kız
kalp krizine ambulans gelmez
hayat öpcüğün kendi dududaklarındandır
düşmek hele pek bir ölümcül
kalkışın yoktur, omurgan kırılır
dik duramazsın bir daha

değişiktir yüksekteki
sen aşağıdan bakarsın
fırtınası bol, püfür püfür
soru alçaklardan uçar yükselir
acep hayat (var) mıdır ki
yüksek pencerelerde

Art by remediosi

23 Mayıs 2009

Sokak lambasının turuncu ışığıyla yarı yarıya aydınlanan oda. Çalışma ışığıyla yetersizce aydınlatılmış masa. Masanın başında saçı başı dağılmış, gözlerinden uyku akan genç yazar adayı. İlham için bekler durur.

Bir homurdanma sesi geldi önce. Yazar adayı fark etmedi. Homurdanma netleşince bir küfür olduğu anlaşılır: "Geberesice salak herif, yazmak senin neyine..." Yazar kişi bu sesin farkına varmaz. Fakat bakışları dalgınlaşır. "Gecenin bir yarısı. Yat uyu işin gücün yok mu senin?"

Şimdi masanın yanında bir cüce belirmiştir. Orangutana benziyordu, fakat üstünde kırmızı mavi kıyafetleri vardı. Cüce, genç yazar adayını inceledi. Bunu yaparken bir yandan da kendi kıçını kaşıyordu.

"Leş gibi kokuyor. Banyo yapmayı bile bilmeyen bu zındıklarla niye uğraşıyorum bilmem ki..."

Derken cüce avucuna tükürür ve kendisini göremeyen gencin ensesine okkalı bir tokat yapıştırır.

Yazar adayı bir an dalgınlıktan sıyrılır, fakat şimdi kağıda boş boş bakmaktadır. Yazar adayının açık ağzı, eblek ifadesine çok yakışan bir kurdele gibidir.

"Defolu lan bu. Anlamıyor dürzü. Tipe bak... Peh!"

Başını olumsuzca sallayan cüce, olduğu yerden biraz geriler, gerilir, oturan yazar adayının ayağına tüm gücüyle tekmeyi savurur.

Önce irkilen, sonra bir anda gözleri parlayan yazar adayı sırıtır. Hemen kalemine sarılıp yazmaya koyulur. Daha sonra ona bunu nasıl yazdığını sorduklarında, ilham persinin kendisini sevdiğini söyleyecekti.

Geldiği gibi bir anda kaybolan cücenin ardından silik bir küfür yankılanır.

"Kodumunun sanatçı kısmısı..."

19 Mayıs 2009

merak ettiğim şudur ki
uzun uzun cümlelerde boğduğum
bir asıl anlam bu ki
kelime başları dilimde tekleyen
simli seslerle zaten denildiği farzediliyordu ki
<-benim için öfke kaynağıdır->
söz olduğunda anlamaz gözlerin ki
bakışların bir aldatmacaydı
sen zaten ben demeden beni anlamıştın da
ben neden hâlâ uğraşıyorum?

Art by SunshineJones @DeviantArt

17 Mayıs 2009




















Yukarıdaki fotoğrafın tek işlevi sizin dikkatinizi çekmek. Yazı ile bir ilgisi olduğunu sanmamalısınız.

Ver dopingi. İnsan ne kadar hızlı iyileşebilir? Bir Battal Gazi durumuna girip tek bir gecede iyileşsem hoş olmaz mıydı? Yoksa tüm kemikleri kırıldıktan sonra bir gecede iyileşen kişi Kara Murat mıydı... Ya işte, Cüneyt Arkın'ın oynadığı bol gömmeli fantastik Türk filmlerinden birisindeydi.

Olasılıklar, olasılıklar...

Bugün sıkıntıdan gebermeme manî olan Ilgın'a bin teşekkürlerimi yollarım buradan. Bir ömürlük insan ya. Aşığım kendisine.

Sivirsinekler dadanmaya başladı yine. Bacaklarıma saldırdılar ilk olarak. Benim anlamadığım, o kadar kılın arasından sıyrılmayı becerip deriye nasıl ulaşıyor bu şerefsizler...

Aldım elime mızıkayı bugün. Kafadan bir takım sesler çıkardım. Annem hemen ne güzel çaldığımı söyledi. Bir şey çalmıyor olmama rağmen annemin bunu söylemesi sonucu ikileme düştüm: Ya bende deli yetenek var da ben anlamadım ya da ben kapı gıcırtısıyla ritm tutsam bile anneme güzel gelir.

An itibari ile burnuma çok kötü bir koku gelmeye başladı... Alla alla...

Neyse, bu tutarsız ve gereksiz yazıyı fazla uzatmayayım.

15 Mayıs 2009

Ah dostlar, ne olsun daha. Bir yerden bir yanık kokusu geliyor şu anda. Umarım benim makinadan değildir...

Dengeye inanır mısınız diyeceğim, çok mistik kaçacak. Ben bir ara inanırdım doğrusu. Belki hâlâ inanıyorumdur, fakat şu sıralar pek bir dengesizim.

Kişinin kendi kendisini kandırması, bilinçli kullanıldığı sürece illa ki kötü bir şey olmasa gerek. Tabi önce bir bilincinin olması gerek. Geç gelen bilinç de pek bir işe yaramıyor, ancak zararın neresinden dönülse kârdır. Şu sıralar bilinçli olarak kendimi kandırmaya çalışıyorum, olacak sanırım. Olsun olsun, iyidir. Dersen ne şekilde kendini kandırmaya çalışıyorsun; sana cevabım oldukça belirsiz olacaktır. Misal ayağımın bir hafta içinde iyileşeceğine inanıyorum. İyileşecek de! Ya da ne bileyim, tümörlerin bir anda "Yazık ya bu herife, ben artık eriyip gideyim." demek suretiyle yok olacaklarına inanmaya çalışıyorum. Kim bilir, belki beden işleri kolaylaştıracak bir şeyler yapıverir.

Delirmenin eşiğinden dönerken, deliren insanlara bakıp bakıp özeniyorum. Deliren bir kişinin arkasında yatan sebepleri merak ediyorum. O sebeplerde kendimi bulacakmışım gibi geliyor. Benmerkezci bir yaklaşım diyebilirsin buna, fakat ben hiçbir zaman bencil olmadığımı söylemedim sana.

Acaba mezuniyette siyah bir takım mı giysem yoksa değişik, daha açık renkli bir şeyler mi tercih etsem... Hele bi iyileşeyim, alışverişe çıkacağım.

Böyle pahalı takım elbiseler satan yerlere tek başıma girdiğimde, genelde satış elemanları beni ciddiye almazlar. Sanki dolaşıp gidecekmişim gibi davranırlar. Sonra ben birisini yanıma çağırırım ve kıyafet beğenmeye başlarım. Beğendiğim kıyafetlerin fiyatları, benim gibi öğrenci tipi giyinen birisinin cebinden çıkamayacak meblağlarda olduğundan, satış temsilcisi sadece kendimi eğlendirdiğimi sanarcasına sıkılmış bir halde bakar bana. Cidden, zaten biraz genç gösterdiğimden (ki, yaş olarak zaten genç olduğumu düşünürsek bu gencin de genci oluyor) ve boy pos bakımından da kell felli olmadığımdan pek kaale almıyorlar. Beden bulmak da güç oluyor, o ayrı konu.

Belki yadırgayacaksınız, fakat bunca muameleden sonra kapıdan çıkıp gitmek yerine beğendiğim o takım elbisenin parasını çat diye verip tüm beklentileri boşa çıkarmaktan pasif bir haz aldım.

Bu anlattığım, üç sene evveldi. Şimdilerde nasıl olur bilmiyorum. Dedim ya, iyileşmeyi bekliyorum.

Sıkıntı içinde olmak, bunalımda olmak, şanssız kişi olarak bir madalyayı hak etmek, yazık böhü aah ah durumlarında olmak neden bu kadar talep alıyor? İlan ediliyor diye mi?

Neyse işte. Bugün garip bir gündü zaten. Birileri sayesinde hissettiğim pasif hoşnutluk hali tasını tarağını toplayıp bir not bile bırakmaksızın gitti. Haydi bakalım, başa döndük yine.

Her neyse.

14 Mayıs 2009


Şu bitki, ki kendisi bana çok sevgili arkadaşlarımca verilmiştir, çok vahşi. Çok dışa dönük bir bitki. Baksanıza, ne bir yaprağı ne de bir uzantısı içe bakıyor, hepsi saksıdan fışkırmış gibi. Çılgın bir çiçek bu. Çok yakına yaklaştığınızda sanki suratınıza atlıyormuş gibi bir his veriyor. Tuhaf... Sanki tükürmeye hazır bir lama gibi. Sevdim ama kendisini. Umarım ölümü nispeten uzun sürer.

Şöyle ki, gün içinde kaydetmek istediğin konuşmaların aslında o oturduğun masanın molekülleri arasında gizlendiğini düşünüyorum. O yüzden eski şeyler çok şey söyler. Eski duvarlar resmen fısıldar... Ouuuu, ürkünç.

Bir ara bir makale okumuştum. İddiaya göre söylenen her şey, olan her şeyin ses dalgaları atmosferi aşıp uzaya doğru sonsuz bir yolculuğa çıkıyorlar. Teoride, eğer bu sesleri kaydetmenin ve ayırt etmenin bir yolu bulunabilirse, eskiden konuşulmuş her şey tekrar duyurulabilir!

Doğrusu, her ay değişen kişiliğin çelişkili muhabbetlerini tekrar dinlemek isteyeceğimi sanmıyorum. Öte yandan, bi Atatürk'ün söylediklerini bulabilsek hoş olurdu. Gerçi Cumhuriyet tarihimizde yapılan her konuşmayı yazılı olarak kaydetmeyi iyi bilmişiz, fakat yine ses başka olur be...

Ses başka olur demişken, sesli kitap dinlemenin tadı başka ya. Hele ki yazarın kendisi tarafından okunmuşsa, tadından yenmiyor. Neil Gaiman'ın birkaç sesli hikayesini dinledim, çok iyi ya... Sadece Gaiman da değil, başka bir sürü çağdaş yazarın eserlerinin seslendirdiğini biliyorum. Ben de düşündüm bir ara hikayelerimi seslendirmeyi. Kim bilir, neden olmasın, belki bir gün ilk adımı atarım ve gerisi gelir.

Ya ben bu ameliyatı uykusuz gecelerden kurtulmak için olmuştum... Her neyse, tatsız konular bunlar!

Haden, dağılın!

11 Mayıs 2009

  • Gün içi kerteriz noktalarından behsedeceğim. Çay saati mesela. Belli varacağın saat. Böyle birkaç tane olunca araya bir şeyler sıkıştırmak daha kolay oluyor, gün doluyor!
  • Bu yüzdendir ki bir şeyleri düzene sokmalı. Kendim için diyorum. Kardeşim yazacağının bir saati, okuyacağının bir saati olsun en azından. Televizyon dizileri bile işe yarar ya.


  • Felsefe çeviriyorum. Benim bu yazının başındaki ben olduğuma dair ne kanıt sunabilirsiniz bana? Bunu belirleyen ne? Benim bu yazının en başındaki sözcükleri yazan kişi ile aynı kişi olmam için şu anki bende olması zorunlu şey nedir? Bununla ilgili bir ton şey okudum, çevirdim, sonuçtan ise emin değilim. Sanırım kişilik bölünmesine uğrayacağım.
  • Geçmişteki kişi ile aynı kişi olmanın koşullarından birisi de o kişinin yaptıklarını, yapma sebeplerini, yaparkenki güdülerini falan filan senin de hatırlıyor ve kısmen paylaşıyor olman. Ayrıca bu hatırlamanan, o geçmişteki kişi ile şimdiki sen arasında her salisede var olan senler tarafından da paylaşılıyor olması, yani bir doğru üstünde aynı kişiden oluşan bir devamlılık ziniciri üstünde sürekli birbirini takip edior olması gerekiyor. Ben ki an olup birkaç dakika önce ne dediğini hatırlamayan birisi olarak kişisel varlığımın güvenirliğinden şüphe etmeye başladım. Bu boşlukların her birinde belki de yerimi bir başkası alıyor!


  • Derseniz Mete, bir daha senin zihin akışlarını istemiyoruz, abidik gubidik şiirlerin daha iyiydi, yorum olarak not düşmekten çekinmeyiniz. Şiir demişken. Ivır zıvır yazmaktan şiire yer yok pek. Bir de yazacak bişiler gelmiyor aklıma. Ah serde gençlik vardı bir zamanlar... Deli gönül koklamak istediği her güle dizeler dizerdi.


  • Şimdilerde çelişki gösteriyorum. Bir taraftan ilgi istediğimi söyleyebilirken, diğer taraftan gösterilen ilgiyi pek hoş karşılamıyorum. Bunu açıklamak elbette mümkündür fakat istediğimi sanmıyorum. Ben çelişkinin farkında olduğumu ilan etmek istedim sadece. Evet, mal mal gelişigüzel yaşıyor gibi görünebilirim fakat hala içeride bir yerde bilinç var biraz.


  • Ne var ne yok alt kategorilere ayırmaya meğilli zihin, beni sevenlerin bana olan sevgilerini alt kategorilere ayırmaya kalkışıyor. Seven ne şekilde seviyor. Neden seviyor. Sevgisinin kaynağı kendisi mi karşısındaki mi. Sevginin sebebi sevenin kendisinden ötürü mü yoksa sevilenden mi? Sebep sevilenden ötürü ise, nedir; yapılan bir şey mi, söylenen bir şey mi, tip mi, ses mi, ne?
  • Öte yandan bu tür şeyleri fazla kurcalamamak, her türden ilişkinin devamlılığı için hayati önem taşıyor sanırım

09 Mayıs 2009

Yarılmış bedenimden cismen ne çıktığını doktorlar araştırırken, ben içeriden başka şeylerin de çıktığını biliyorum: Şu bana dayanılmaz ağrılar yaşatan hava boşluklarının yerinde bir şeyler vardı. Aslında cevap, göbeğimde sırıtan yarada yatıyor. Sırıtan. Deli gibi. Delilik. Aradan kaçıp giderken geride, kurbanında izini bıraktı.

Bir süreliğine eski adetlere geri dönmeli, belki de o boşlukları doldurmalı. Fakat bu yeni bir delilik olmalı. Ben kahkahalarımı atarken, yaratıcılığımı körüklemenin tam vakti gibi geliyor bu an be an değişen zamanlar.

Oturaklı bir insan olmaya zorlandığım şu sıralarda kendimi yazmaya verdim dersem yalan olmaz, fakat ola ki bir akıllı gelir de "Ne tür bir yazı bu?" diye sorarsa hemen oracıkta yere yatırıp üstüne sıçmanın, ki bu sorusunun tam da yerine rast geldiğinin bir belirtisidir, ardından siz sevgili okuyucularıma, ki sessizliğiniz bana kendi kalp atışlarımı hatırlatıyor, tamamen dürüst olmak adına yarı kendime kızar yarı bu durumdan hoşnut olarak bu yazmanın internetten güzel bir (evet, bir) ve birkaç daha az fakat kendi çaplarında yine de güzel insanla yazışmak olduğunu itiraf ederim. Hareketlerimde bir tereddüt belirtisi bile göremezsiniz. Hayır.

Bir an önce kendi yazı işleri müdürlüğüme ve bizzat yazan kölelik makamıma geri dönmek, belki de şu aklımın yumuşak bir iran kedisi tüyü yumağına (aa, çok yumuşak oluyor) dönüp havada süzüldüğü şu günlerde beni kendime getirir.

Planlanmamış hizmet dışı kalma süremin ne kadar olduğunu sorma, öğrenemezsin.

10 Nisan 2009

Metenin Atolyesi adlı ilk blog sayfamı silmiş bulunuyorum, hepimize hayırlı uğurlu olsun. Orada atıl vaziyette duracağına, hiç olmasın daha iyi dedim.

Alınan dergileri, zamanı eskiyince okumamak da neyin nesi? İnatla, bir derginin içindeki yazılara ancak derginin çıktığı ay içinde okursam bir değer veriyorum. Şubat ayının dergisini Mart ayında okumuyorum. Garip.

03 Nisan 2009














Düşen damladaki serinliği

yanan alnıma koysam,
sakinlesem
cıss sesi gelse
sakinlesem...

Art by Sugarock99 @ DeviantArt

27 Mart 2009




















Gözyaşlarını mı biriktiriyorsun yoksa
günün birinde yağmurun biter diye
susuz kalacağından mı korkarsın

hangi dileğindi bu, birinci mi?

kurak zamanlarda güneş parlakken
ensen yanacak belki
ekinlerin büyümeyecek diye mi korkarsın

Peki ya bu hangi dileğindi, ikinci mi?

sonra tek bir bulut olmayacak
kumsallarında insan yığınları
yalnız yüzemeyeceğinden mi korkarsın

Kaçıncı dileğindi harbi bu, üçüncü mü?

Göz yaşlarını biriktirir durursun.

Art by RebexTrip @ DeviantArt

18 Mart 2009

Kapat ışığı,
katlet aydınlığı:
Karanlıkta görmeyi met ettiler.

Pek karanlık;
Ayağın takılmasın,
Toprağı öpmeyesin,
Gübre olmayasın.

Üstünde haşhaş yetiştirenlerdir konuşanlar;
düşüşüne cevaben.


Art by Kylamay @ DeviantArt

10 Mart 2009




















Bir Kare çizdim,
içini boş bıraktım.
Konuşmadığımda, dünyadaki gürültü oluyor.
Kare, bir sanat eseridir.

Birisini çizdim,
Karenin içine bıraktım.
Konuştum, dünyadaki sesten oldum.
Kare, kaldırımdaki bir taş parçasıdır.

Art by Mefitica @ DeviantArt

04 Mart 2009

Üstünden geçenin sadece bulut olduğunu bilirsin
yine de içine sonsuz sıkıntı düşmüştü.
Sorsalar nerdesin, yattığın yerden seslenirsin
Hep seslenirsin.
Üstünden geçenler insan olur
Yine de basmamaya özen gösterirler;
Sen kalırsın orta yerde.

Art by Wulfi @ DeviantArt

25 Şubat 2009

Her yerde uçan kıl tüy aşkına
Sen gerçek olmayan bir gerçeksin
Gereksiz ne varsa onu avlayanlar
Avlarını seni anlatarak abartırlar.

Seni gerçek yapansa aslında
Tüfeğe yanaşmamış kişilerin
Çalılarda gizlenmiş, ya da odalarda
Sana bakıp bakıp
Aldanmalarıdır.

Art dediğin Yokohama Kaidashi Kikou'dan Alpha

20 Şubat 2009

Cıva düşmüş denize

İskelemde gümbürder

tanrıdan bile daha ağır

bana korkudan şiirler yazdırır



13 Şubat 2009


Aynı konular üstünde yazılmış ayrı şiirler. Her biri aynı kalemden bir başkasına ait.

Kişi, tek başına bir meclis gibi. Meclise başkanlık eden ise, o anın kişisi.

Geçmişinin seni, geçmişinin geçmişinin seni, şimdiki sen, yakın gelecek sen, geleceğindeki sen, geleceğinin geleceğindeki sen... bu böyle gelir ve gider.

Bu, tek başına bir benlikler ordusu.

Bu bağlamda büyük bir karar alırken asla adil olamazsın. Bir kere bu karar, gelecekteki senin (o karardan etkilenecek olan, hatta o kararla şekillenen) kontrolü ve rızası dışında alınıyor. Geleceğini karşına alıp etraflıca tartışamıyorsun.

Geleceğinle aranda bir duvar var ise, geçmişin tam tersine eski bir tanıdık gibi olmasına rağmen artık bezmiş ve karışmak istemiyor. Zaten muhtemelen pek sık görüşmüyorsunuzdur, insan dediğin unutkandır. Ola ki görüştünüz ve kararına bulaştı bir şekilde, bu sefer seni karıştıyor; direk müdahale yok sadece sitem ya da uyuşturucu eski hikayeler, bir nevi psikolojik baskı. Eski bir senden gelecekteki (bu durumda şimdiki) sene bir başka çomak daha.

İki ucu keskin bıçak.

Bugün, bir zamanlar başına gelmiş bir şeyi düşünüp de "Ah, şimdiki aklım olsa öyle yapar mıydım." dediğinde, bu gelecekten geçmişe bir yakınmadır. Bu bir demokratik yetersizliktir.

Bu durumda kendimizle ilgili büyük kararlar almak, birer diktatörlüktür.

Kendinizi demir yumrukla yönetecek kadar güçlü müsünüz?

08 Şubat 2009

Saçımı başımı yolan eller
Kalem bile şikayetçi
Kapıları açar mısın, kapar mı
Bir yama yapar mısın istesem?
Yaparımla yapmam arasındaki farksın
Çizgilerinle sırıtırsın
Sırıtma öyle aç-kapa
Tuttuğun gibi bileklerinden
Bir el diğerine kenet
Elim kolum bağlıymış meğer.

03 Şubat 2009


Açık sözler, açık ayinler.
Ağaçlara tırmandım:

Sen-benden-bir şeyler-bekledin

Çok kez naralar attım

Sen-benden-bir şeyler-bekledin

Tüylerimi kabarttım

Sen-benden-bir şeyler-bekledin

Sanırım bir şeyleri yanlış yaptım.


art by wellidontknowexactlypleasetellme....

30 Ocak 2009


İş yerinden çıkmış, yorgun, argın, durağa doğru yürürken, havada çok değişik bir koku vardı. Öyle iç bunaltıcıydı ki tepki göstermeden edemedim. Etrafa bakındığımda, diğer insanların, hatta caddenin karşısındakilerin bile buruşuk yüzlerle etraflarına bakındıklarını gördüm.

Devam ederken yolda birdenbire önüme çıkan bu kadın, çok eskilerden gelmiş gibiydi. Şaşırdım doğrusu; fakat hiç bozuntuya vermedim. Bir yandan da üstüme çöken bu uyuşukluğun sebebini merak ediyordum.

Etraf çocuklarla dolmuştu. Kadın önümde küçük bir reverans yaptı, elimi uzattım. Elini nazikçe avucuma koydu, bir dansa tutuştuk.

Çocuklar durmadan gülüyordu. Kadın ben onu döndürürken çantasını fırlattı. Düştüğü yerde çantasından koca bir elma şekeri fırladı. Kıpkırmızı, parlak, çok özel bir şeker olduğu her halinden belliydi. Kadın kendi halinde dans ederken elma şekerine ulaşmak istedim, fakat ben davranamadan kirlenip çürümüştü bile.

Bana doğru gelen kadının yılankavi hareketleri aklımı çeldi. Ne kadar da güzeldi.

Ben de kendimi kaptırdığımda, bir adam yerdeki çantayı kaparak koşmaya başladı. Umursamadım. Zaten çantayı alıp, hızla kaçan hırsız da birden düştü. Çocuklar hırsızın tepesine binerken biz son figürleri yapıyorduk. Muhteşem bir danstı.

Dans bittiğinde ben de bittim; bilincimi yitirdim. Daha sonra kendime geldiğimde hastanedeydim. Öğrendiğime göre bu teröristlerin yaptığı bir kimyasal saldırıymış, fakat bazıları bunun Amerika'nın üstümüzde yaptığı bir deney olduğunu söylüyor. Bilmiyorum, itiraf etmeliyim, daha sonra helikopterle çekilmiş olay yerinin görüntülerini izlediğimde, durağa gelmeden hemen önce boşlukla dans eden adamı izlerken çok eğlendim.


Art by Reaubain @ DeviantArt

24 Ocak 2009

Bir ayrılık sürecinin ne kadar uzayabileceğini bir yazar olarak ben bilemiyorum. Fakat bu çiftin bağıra çağıra kavga ederek bu sokağa girmelerinin öncesinde aynı konu hakkında kaç gündür tartışıyor olduklarını öğrendiğimde, ki güvenilir bir kaynaktı sizi temin ederim, ben bile şaşakaldım.

Bu sokak dar, yağmur sonrası çamurlarını birkaç gün boyunca kurutamayacak kadar nemli, ve evlerin kömür sobalarının bacalarını anlamsız bir şekilde hemen birinci kattan çıkarmasından ötürü oldukça da dumanlıydı. Sokaktaki yegane renkli şeyler demir parmaklıklı balkonlardaki temizlikleri tartışılır çamaşırlardı.

Sokağa girerken yerdeki moda dergisine basan, erkekti. Dergi bu ay duvak tasarımlarını işliyordu.

Kızın küpeleri değişik taşlardandı. Aslında bildiğin taş... Fakat bunu kimse söylemeye cesaret edemiyordu. Sinirle başını sallarken küpeleri zincirin ucuna mıhlanmış birer gülle gibi sallanıyor, her seferinde kız eliyle onları durduruyordu.

İlginçtir, sonunda durdular. Kız sinirle bir şeyler anlatıyordu. Erkek, yerdeki dergiye baakıyordu. Neden sonra erkek bir anda ileri atılıp balkondaki asılı çamaşırlardan bir don kaptı.

Don, pembeydi.

Donun lastiğini çekiştire çekiştire kızın burnunun dibine tuttu.

Adam haklı. Bu hikaye çok uzadı.

Donu adamın elinden kaptığıyla çamura atan kız fırçalamasına geri dönüyordu ki evin balkonunda kahramanımız teyze belirdi ve benim bile cesaret edemeyeceğimi yapıp belki elindeki çalı süpürgesinden güç alarak ikiliyi sokaktan kovdu; ciyak ciyak.

Çift koşarken birbirine daha yakındı.

Bir evlilik daha kurtulmuştu.

20 Ocak 2009

bin kapı açık bırakırım
bu yüzden kalabalık sözlerim:
bin tane kapı, zarifçe giresin diye
hayatıma; Ve tam bin kapı, çalımlayıp
kaçabilesin diye, zahmetsizce.

Daha mı iyi olurdu;
sözleri
yalınayak
yüzüne
vursam
canın acırdı belki, bilirsin
korkardın hatta.


Acıtmak istemem,
ya da korkutmak,
bilirsin.

Art by christo42 @ DeviantArt

18 Ocak 2009

Bakadurdum sana olan her şeye
Karardın, soldun, neler oldun?
Bakakaldım is bağlamış sözlerine
Keşke okuyup çevirmen olacağıma, diyorum,
Baca temizleyicisi olsaydım.
Art by Moryah @DeviantArt

09 Ocak 2009






bu yerde

halı değil

taş değil

kedi de değil

ben döşeliyim



Art by Fingathing @ DeviantArt

28 Aralık 2008

bir insan iki insan üç insan
sen yalnızsın san
dört insan beş insan altı insan
yine de yalnızsan
yedi insan sekiz insan dokuz insan
düzelecek san
on insan onbir insan oniki insan
biraz yalnız kalsan........
.......................................eee...
art by hordel @DeviantArt

23 Aralık 2008

Hediyeler


Çatlamış yaklaşım
Kırık bir başkalaşım
Tabakhanelerde şekillenenler,
Ne hoş durdunuz duvarlarda.

Eskimiş hediyeler atılır mı, atılmalı mı? Her sene yenileri gelir alır yerini evin bir köşesinde.

Anlamsız, kifayesiz. Atsan, sessiz bir ihanet gibidir.

Halbuki veren de unutmuştur verdiğini, pek muhtemel.

Hediye, istenmeyen bir çocuk misali, tek avuntusu tozunu alan temizlikçi kadınlar (alırlarsa o da).

Hediyeler, atılamayacak kadar eskimeden atılmalıdır.

18 Aralık 2008

bazı şeyler vardır, ne olduğunu çıkartamayız
bir sürükleme ve anlaşılmaz bir gıcırdama,
nedir böylesi sızlanan her gece vakti
bir çarpma sesi, demirin demirle buluşması
savaşan mı var, yoksa, demirden bir kapı daha mı kapandı?
bir çığlık işitirsin, fakat nedir;
bir köpeğin sancısı mı, ya da bir çocuğun sevinci?
korkarsın, adam mı öldürüyorlar acaba? uzaklaşırsın.

bir homurdanma duyarsan mesela, baktığında yana
mide gurultusu mu? yoksa hoşnutsuz musun?
fikirler saklı kalırsa diye endişe edersin.

03 Aralık 2008

tüm bildiklerin yanlıştı
bunu anladığında o vakit
sınav sonrası içilen
ilk soğuk yudum olacak
ve sen bu ruh halinin
dayanılmaz hafifliği ile
yerin dibine uçacaksın!
bu bir kehanet ise,
sevgili benlik,
kendi kendine gerçekleştirdiğin;
eylem planın nedir bakalım?

Art by breninllwyd @ DeviantArt

25 Kasım 2008

"Öyle susar ki
Konuşmaktan nefessiz kalır"
Ve bir günün sonu dayandığında kapıya
Bir alacaklı gibi
Acı acı yutkunur sözleri
Kupkuru boğazı
Öyle susar ki
Kediler bile bağırmak ister gibidir
Bastırmak için
Ve günün sonu yığıldığında kapıya
diyecek başka saçmalık kalmamıştır:
Yorgunluktur konuşturan.

Art by Acadian10 @ DeviantArt

19 Kasım 2008

bundan tam on yıl sonraki halini hatırlıyorum
gözlerin daha bir şiş
daha bir baygın, hatta yaşlı
kahkaha ve gözyaşlarının izleri,
olgunluk çizgileri oturmuş yüzüne
ve o çatık kaşların
yıllar öncesi olduğu gibi, güçlü
bundan tam on yıl sonraki halin,
hatırlıyorum...
ve belki orada olmayacak olsam da
seni seviyordum

16 Kasım 2008




















Tek başınayken iyi ve güzel de

yokken duvarlar çirkin ve kötü

başka ırkların diline çevrildiğinde
karalar bağladı, ruh, hatta öldü
çevirmen pek kötüydü

art by Krows @ DevianArt

12 Kasım 2008

gözler yalpalar
kulak grev yapar
akıl nadastadır, çıkmaz
ilgi kendini duyurmaz
ayaklar bakakalır
ten alışmıştır
kalem n'apacağını şaşırır

07 Kasım 2008

kendine korkak pamuk
olmayan rüzgarlarda sallanır
halbuki sen ki sadeceydin
bir kazağın
bir kol yenindeki
bir ipliğin
incecik ucuydun...
art by Klakikocia @ DeviantArt

05 Kasım 2008

Benim...

Eller, benim
Bacaklar, benim
Benim kollar
var ya hani...

Varlar da varım
Teşekkürler
Siz olmasanız var ya...

Yalnız uçan iki göz
Belki bir burun (şaşı bak)
VE hani çıkık gamzelerden (gamzeleri unutma)

hani ibaret,
olacaktım... var ya.

02 Kasım 2008

Gönülde ne yatsa şimdilerde,
sabaha çıkılacak yol gibi
ya da akşama kalan bir rüya misali.
Neydi o dendi, geçenlerde;
Gayrı ihtiyari,
Daha olmayan kırışıklıklara işlendi.