Delirmek istiyorum, Kişi. Delirtsene beni tekrar tekrar?
Çaba gösteriyorum en azından. Son zamanlarda olanların ciddiyetinden ötürü olsa gerek, ben de ciddi bir adam oldum. Hiçbir şey komik gelmiyor, esprilere nezaketen gülümsüyorum, beynim alaycılığı bıraktı.
Ortaokul dönemlerimdeydim, bir keresinde babamın bana her şeyi alaya aldığım için kızdığını hatırlıyorum. Babam bana nadiren kızar, o yüzden aklımda kalmış olsa gerek.
Ancak esprili yaklaşım iyidir kanımca. Yaratıcı (dolayısıyla biraz deli) aklın sağlıklı kalmak için kullandığı harika bir yöntem. Üstelik böylece akıl esnek de kalıyor. Gerçi, karşıdaki için sinir bozucu oluyor bu genelde. Ancak seni bilen bildikten sonra, ne önemi var ki? Hem, illa ki hep alaycı olacaksın diye bir şey yok. Gerçi (yine), dengeyi bulmak söylenildiği kadar kolay değil.
Her şekil. Beynimi alaya ayarlamaya çalışacağım bundan sonra, biraz bilinçli olarak. Delirmek ve saçmalamakla başlayacağım işe.
---------------------------------------------------------------------------
İnsanlara bakışım değişti. Sokakta hızlı hızlı yürüyen birisini gördüm mü, her şeyden önce gözüm bacaklarının ve ayaklarının işleyişine takılıyor. Nasıl da makine gibi tıkır tıkır çalışan bir sistem, diye düşünüyorum. Sonra kişinin ne kadar da sağlıklı göründüğünü ve muhtemelen hiçbir ağrısının olmadığını. Ancak tüm bunlardan sonra kişinin kendisine bakıyorum. Bu da şunun kanıtıdır: Başkalarını, kendimizden yola çıkarak değerlendiririz.
Bu, çirkin olduğunu düşünen kişinin diğer herkesi güzel görmesi ile benzer bir durum. Ya da diğer bir değişle güzelliğe hassasiyeti.
--------------------------------------------------------------------------
İnsan şaşar kalır. Tüm gün oturuyor ya da yatıyorum. Devamı bir şeyler yiyorum. Kilo alamadım yine. Oha be oha!
Derken, bundan dört beş ay sonra bu yeme alışkanlıkları sonucu eski obez halime dönersem bu, cidden komik, hatta biraz ironik olur. Öte yandan öyle olsam eskisi kadar umursamam doğrusu. Her iki ucu yaşamış bir adamım artık ne de olsa.
--------------------------------------------------------------------------
Şu farklı yazıları birbirinden çizgiyle ayırma işine neden ve ne zaman başladım bilmiyorum.
Neyse, ben gideyim olmadı.
Haden.
26 Kasım 2009
Gönderen
Gorgi
zaman:
Perşembe, Kasım 26, 2009
0
yorum
18 Kasım 2009

Utancı bir kenara itip diz çökeceğim. Gururu bir kenara bırakıp içimden geçmesine izin vermek. Hayat ilerleyecek. Ellerim havada, belki sana, belki gelecek olanlara benden bir şeyler sunarken, tereddüt etmeyeceğim.
Sevdiğimi söyleyeceğim.
-----------------------------------------------------------------------
Verilen sözleri tutmayı unutmaya meğilliyim. Bilhassa kendime verdiklerimi.
-----------------------------------------------------------------------
Senden benden gidenleri toplasak belki bir insan etmez belki de bir bakmışız dört insan toplanmış orada. Biz kaybettiklerimizin üstüne bir şeyler koya koya bir kalmaya çalışırken, ikincisi gibi olsaydı ne düşünürdün?
Gözlerimi kapatıyorsam uykum geldiğinden değil, dinliyorum. Kalp atışlarımı, kalp atışlarını, geçen arabaların lastiklerinin yerde çıkardığı hışırtılı sesleri, şansım varsa bir iki kuş cıvıltısı ve rüzgâr esintisi. İnsan seslerini ayırd edemiyorum ama. Neden bilmem, başkalarını dinlemede hiçbir zaman çok iyi olmadım. Neyse ki teke tek muhabbetleri kotarabiliyorum.
Sevginin sıkıntı verici olduğu durumlar da var biliyorsun. Bir kişinin sevgisinden ötürü senin istemediğin şeyler yapmasını kaldırmak zorundaymış gibi hisseder vicdan. Sevdiği için yapıyor. Niyeti iyi. Terslersem, ya da istemediğimi bildirirsem sadece onu kırarım, başka da bir şey olmaz. Ne fena bir tür esarettir. Sevgi, tehlikeli bir şey. Belki de sevdiğini söylemek o kadar da masum bir şey değildir. Belki de sevdiğini söylemek, karşıdakine zarar vermektir. Karşıdakini sıkmak, istemediği bir sorumluluk içine sokmaktır. Bu bakımdan sevmek biraz düşüncesizlik belki de.
Sanırım bundan daha önce de bahsetmiştim.
Gönderen
Gorgi
zaman:
Çarşamba, Kasım 18, 2009
0
yorum
17 Kasım 2009
Huh huuu, Kişi.
Bundan önceki girdiye bakınca diyorum ki gerçekten de öyleydi. Ancak merak etme, o girdinin ertesi günü sanırım bir anda bir şeyler düzeldi. Şimdi evdeyim hatta.
Merdivenleri çıkmak o kadar güç oldu ki...
Ancak ev güzeldi. Ev güzel. Evimi seviyorum. Hemen rahatladım.
Şimdilerde bol bol yatıyorum, oturuyorum. Evde olmamın tek kötü yanı, hastanede olduğu kadar sık yürümüyor olmam.
Yeter bu kadar. Dahası gelecek sonra. Şimdi çok uykum var.
Gönderen
Gorgi
zaman:
Salı, Kasım 17, 2009
0
yorum
13 Kasım 2009
Kişi, bu çok karamsar bir aklın girdisidir.
Şöyle diyeyim. Bir şeylere umutla bakmayı sürdürebilmek, sıkıntıyı bizzat çekerken gerçekten güç oluyor. Kontrolün ve çarenin bende olmaması doğrusu kendimi teslim etmemi gerektiriyor ve teslimiyet benden eksiltip duruyor gibi.
Lanetler saymayacağım. Şu anda beklemelerdeyim. Hâlâ ve hâlâ yediklerim midemde kalsın diye dua ediyoruz. Pardon, ediyorduk. Artık yediklerimin midemde kalmasını geçtik, keşke bağırsaktan bir kısmı çıksa diye ölüyoruz.
Bağırsak. Ara ara ameliyat öncesini düşünüyorum. Çok çok gerisini. Tek derdimin ağrıyan bir bacak ve hafif tutmayan sol ayak parmaları olduğu zamanları. Yediklerimin midemde kalması hissini, midemin ona verdiklerimi sorunsuzca kabul edişi hissini hatırlamaya çalışıyorum. Sadece unutmamak ve kendime öyle olmam gerektiğini hatırlatmak için.
Deliriyorum be kişi. Bu bekleyiş, bu monotonluk, bu kapana kısılmışlık. Yürüdüğüm yerden bile sıkıldım iyice.
Bir şeyleri kaybettikçe, sanki daha bir içine çekiliyorum?
Yarın sabaha kalktığımda kendimi bir anda çok iyi çok sağlık hissetsem. Bağırsaklarımı çalışmış bulsam. Güzel bir kahvaltı etsem üstüne....
Var ya, canım resmen hotdog istiyor.
------------------------
Neyse, geçtim.
Artık karahindibağların ne olduğunu biliyor olması, onlara sadece isimlerınden ötürü başlayan sevgisini değiştirmez. Hem kendileri de iyiymiş, şu rüzgara karşı üflediğimizde yüzlerce beyaz tüyünü salan pofuduk bitkiler.
Gönderen
Gorgi
zaman:
Cuma, Kasım 13, 2009
0
yorum
08 Kasım 2009
Sadece, normalinin üç katı kalınlığında bir sağ kolla yazı yazmak zor. Sola ne oldu dersen, o, takılı olan serumun esareti altında.
Ben ise, dengesiz bağırsaklarım ve daha birçok diğer ayrıntıya rağmen, yaşıyorum. Sanırım.
Yine de kıyaslamaya girersem, şu halim iyi. Daha iyilerini de göreceğim.
Yeter bu kadar.
------------------------------------
Baş yerine telefon ahizesi taşıyan takım elbiseli adamların oluşturduğu görüntünün rahatsızlığı.
Popüler olanın iyi sayılan ve ou yeah tarzı oloan her şeyin parlaklılığına kapılmış kolay ikna olan akıllar. Ya ben düüşünüyorum, ya da düşündüğümü sanıyorum, ve bunları çekici bulmadığım gibi benim kafatasım şeklindekiler için yapılmış aynnı niteliktteki şeylara karşı aynı davranışlarda bulunuyordu. Demek ki o da birilerine dahildi. Özgünlük yanılgısı.
Ne bileyim ben.
Tans tans tans tans tans tans tans tans tans tansiyon...
Derken oturduğu yerden düşmek üzere olan adama yardımcı mı olurdunuz yoksa nadir karşılanacak bu durumu izler miydiniz. Bir insanın diğerine yarım etmesinin ardında yatan kaç çeşit etken, güdü ve geçmiş olabilir?
Yoruldum.
------------------
Gönderen
Gorgi
zaman:
Pazar, Kasım 08, 2009
3
yorum
28 Ekim 2009
"An olur, canım çeker, gözüm gözüne değer!" diye şarkı söylediğimi duyarsan, Kişi, yadırgama. İçime işlemiş artık.
Kayahan şarkıları. Benimkiler bir ara çok dinlerlerdi. Ben de severim aslında. Artık pek müzik dinlemiyorlar. Yazık.
Yarın, bir şeylerin arifesi. Diyorum ki, sabır. Sabreden derviş sabrederken gebermiş de diyesim geldi.
Hade bakalım.
Gönderen
Gorgi
zaman:
Çarşamba, Ekim 28, 2009
0
yorum
25 Ekim 2009

Potların adamıyım, Kişi. Gülme be.
Bugün, bir kişiyi telefonda tam üç kere tanımayarak büyük bir başarıya imza atmış bulunuyorum. O değil, kıza ayıp ve yazık oldu. Ben ise fazla alışkınım sanırım kendimin bu hallerine.
Dünkü yazıya bakarak, kendimi yine fazla irdelemiş olduğumu görüyorum. Bu huyum yüzünden tümör çıkartıyor olabilirim bak. Yapmamalı bu tür şeyler. Hadi yaptın, bari kendini vitrine koyma böyle böyle.
Yanlış anlama, Kişi, senden bir çekincem yok. Benimkisi bir nevi çıplak hissetme durumu.
Bu arada, belki kıçımın üstüne oturmak zorunda kalmış olabilirim; ancak bir şeyler yapmalı. Misal, bu arada şu hikayelerimi yine birkaç derginin gözüne gözüne sokabilirim. Belki bu sefer yayımlarlar. Acaba açılacak olan ameliyat yaramın bir fotoğrafıyla birlikte gönderirsem acırlar mı?... Eheh, saçmalık tabi ki. Zaten acınılarak bir şeyler başarmayı hayatta istemem, yapmam da. Sadece bu yüzden acı çekmek, gizli ve kendi kendine yapılan bir şeydir benim için. Gerçi son zamanlarda pek bir belli eder oldum. Yapacak bir şey yok.
Ne diyordum? Ha, evet, dergileri bir kez daha zorlamak. Yöntemlerden birisi de erotik bir kız ismi ile yollamak. Belki editörün ilgisini çekerim. Fotoğraf olarak da Stoya'nın bir fotosunu yollarım. Keh keh keh küh... Yeter, muhabbet sap(ıt)maya başladı.
Şimdi efendim, biraz gelişigüzel yazma vakti:
-------------------------------------
Ölüler de dans edebilirler, ancak görmek istemez kimse. Ölülerin oldukları yerde kalmalarını, gittikleri yerde rahat olmalarını istediğimizdendir bu körlük belki de. Ancak ben onların dansını gördüm. Ütopik bir kardeşlik ve barış vardı o dansta. Mezarlıkları gece dolaşmaktan korkar mısın? Ben korkardım, şimdilerde korkum daha bir somut. Bana sahip olmadığım bir şeyi anımsatıyor.
En son gördüğümde onu, karmaşık ayak hareketleriyle benden uzaklaşıyordu. Hem eğlenerek hem de üzülerek izledim. Ölü olan hangimizdi bilmiyorum; ancak farkında olduğum bir şey vardı ki ben dans etmiyordum.
Evvelsi gün evin önüne gelen kedi ile bir muhabbetim oldu. Ona verandaya çok fazla başka kedi kabul ediyor diye kızdım biraz. Bir de utanmazca birbirlerine sokulup muhteşem sevgi gösterilerinde bulunuyorlardı nispet yaparmışcasına. Ne diyeyim, onların bu düşüncesizliğine biraz kırıldım. O ise umursamadığını söyledi. Kediler böyledir; ağızlarına geleni söylerler, sonra da hiçbir şey olmamışcasına patilerini yalarlar. Komşuluğumuzun sarsılmazlığına güveniyordu.
Kediye tekmeyi basmaya çalıştım, ustaca hamlemi savuşturdu ve koşarak uzaklaştı. Ertesi gün yine geldiğinde onu severken buldum kendimi. Sanırım komşuluğumuzda cidden sarsılmaz bir şey var. Şanslı bir kiracıyım sanırım.
---------------------------------
Herhalde bu günlük bu kadar yeter. Artık yatağıma uzanıp bir şeyler okuma vaktidir. Malesef şu sıralar şiir çıkartamıyorum. Aslında duygu bakımından pek bir doluyum ancak olmuyor işte. Bakalım bakalım, bir yerden patlayacak ya, göreceğiz.
Haden.
Art by Wicked-Juggalo-Girl @Deviant Art
Gönderen
Gorgi
zaman:
Pazar, Ekim 25, 2009
1 yorum
24 Ekim 2009
Eh, Kişi, sana güçten bahsedeceğim.
Güçlü olmak dedikleri şeyin aslında pes etmekten gelmesi çok tuhaf. Çırpınmak, isyan etmek, inatla aksi için uğraşmayı bırakıp kendini akıntıya bırakmak; hastalık söz konusu olduğunda güçlü olmak anlamına geliyor bir anda.
Öte yandan, bunun işi kolaylaştırdığı su götürmez bir gerçek. Başına gelenleri, zayıflığını ve eksikliğini kabul etmek; sana kolaylık sağlıyor. Bunların sana acı vermesine engel oluyorsun böylece. Bu zorluklar kişiye güçlü olmayı değil, zayıflığı taşıyabilmeyi öğretiyor.
İyi de ben zaten öğrenmiştim bunları? O zaman?
Demek ki bir denge değilmiş. Yani, hiçbir ilahi varlık "bu çok çekti, artık bunun derdi olmasın; her ne kadar biyolojik olarak bir ton sebep olsa da" demiyor.
Demek ki bu sene, bir şeyler öğrenmek ve düşünüş yapımı tekrar gözden geçirmem gerekiyor.
Üzülmüyor değilim doğrusu. Yapmayı çok sevdiğim bazı şeyleri bir daha yapamama fikri deşiyor bir yerlerimi. Dans etmek misal. Ancak bu sene tadını çıkartmaya başlamıştım (Bir Götleğin sayesinde, doğrusu).
Daha da kötüsü, her erkeğin içinde tohumu bulunan ve benim de bir zamanlar bol bol sulayıp serpilmesine yardımcı olduğum, fakat sonrasında kökleyip bir kenara attığım "layık olamama" kompleksinin içimi tekrar sarmak için pusuya yattığını biliyorum. Bu da aklımda çözmem gereken şeylerden birisi.
Gülüyorum. Geçen birkaç sene içinde sürekli sanki ömrüm kısaymış da zamansız bir ölüm yaşamaktan korkuyormuş gibi devamlı bir şeyler yapmaya çalıştım. Yapmadıklarımın yanında, aslında birçok değişik şey yaşadım. Şimdi bu yeni tehditlerin gölgesinde, nasıl da haklıymışım acele etmekte diyorum. Aferim lan geçmiş ben, gözüme girdin valla.
Gülerek devam ediyorum. Bu Bok Çukuru beyefendi, inatla hâlâ çok seviyor.
Saat 3:00'e koşuyor. Benim üstüme ise vıcık vıcık bir yorgunluk çöktü. Artık uyuma vaktidir.
HADEN!
Gönderen
Gorgi
zaman:
Cumartesi, Ekim 24, 2009
0
yorum
22 Ekim 2009
Ne zaman gittin, Kişi? Görmedim seni.
Uçaktan atlarken unuttum sanırım. Galiba özledim.
Bu sözler sana asıllarını anımsatır mı bilmem. Asılları daha güzel ama. Dinleyesim geldi bak o parçayı.
---------------------
"Gerzek misin sen? Neden gülümsüyorsun?"
Yüzü düştü karşıdakinin, bir çatlama sesi geli. Yere baktık beraber, kırılmıştı.
Başımı kaldırdım, o kaldırmadı. Kafasının üstünü görüyorum. Hâlâ yerdeki kırıklara bakıyor. Kaldırsa ya başını, baksa ya bana, görsem ya aslını!
Yavaş yavaş kalkan baş, bir ömrün gözler önünden geçmesi gibi ağırdı. Çok ağırdı. Ağır bir görüntü bu. Hevesle bekledim.
Gerilmiş dudaklar, kasılmış elmacık kasları, uzanıp kulaklara tutunmuş maymun gibi sallanan bir ağız. Kurukafa gibi sırıtıyordu.
"Bende bunlardan çok var." dedi.
Altedilmiştim. Korkuyorum.
-----------------------------------------
Biri küçük not defterimi okumak istedi. Önce neden olmasın diye düşündüm. Yazılanlar elbet okunacaktır. Üstelik not defterinde utandığım bir fikir yok. Utandığım bir fikrim yok. Öte yandan benim yazdıklarımdan ona ne? Yazdıklarımı başkalarına gösterirken en çok karşılaştığım şey, yazdıklarımdan yola çıkarak beni ya da anlatmaya çalıştığım şeyi çok iyi anladıklarını düşünmeleridir insanların. Değil ancak. Bu, imkânsız bir şeydir.
Sen, ancak bana anlam yükleyebilirsin. Peki ben o anlamdan ne kadar sorumluyum? Benim birazcık da olsa o anlamı yaşatma yükümlülüğüm var mı? Kendi üstüme yapıştırılan anlamlar üzerinde bir kontrolüm yok, ancak bana bildirilen kadarını kabul etme ya da etmeme hakkına sahip miyim değil miyim?
Soru sormak en iyi yaptığım şeylerden birisi sanırım. Şayet bu soruların her birine günün ve gecenin değişik zamanlarında farklı yanıtlar vereceğimi biliyorum. Kâh egoist bir yapı ile savunmacı bir tavır takınırım, kâh özverili bir şekilde ılımlılığın dibine vururum. Çelişkilerin insanıyım, ancak bunların her birini sana yansıtmadığım için beni yadırgamamalısın. Yadırgadığını da sanmıyorum gerçi, sen tanımadığım kadarıyla hoş birisisin. Tanımadığım kısmını hoşlukla doldurmak ise benim insiyatifim ve insan severliğimdir. Al sana ılımlılık.
Öte yandan, hayatım boyu (22 sene, çeyrekten biraz fazla bir ömür) karşılaştığım insanların genelde ya iyi niyetli ya da tuhaf insanlar olmalarından ötürü olsa gerek, ben herkesi ilk seferinde iyi bilirim. Bunun çok sıkıntısını çekmeye başladım. Bu iyi bilme işini, aktiflikten pasifliğe çekip ilk izlenimlerde yapay da olsa güvenmez bir tavır takınmakta aslında fayda var.
------------------------------------
Hastanede bir adam. Sedyeye uzanmış, boyazına kadar beyaz bir çarşafla örtülü. Ben oraya vardığımda bir hastabakıcı getirip, büfenin yanında duvarın dibine bırakmıştı. Ben yaklaşık yedi saat kadar hastanede bekledim. O adam yedi saat boyu oradaydı. Kimse ile konuşmadı. Tavana baktı, uyudu, kıpırdamadı. İşkence resmen.
Bir ara neredeyse gidip bir muhabbet başlatacaktım. Ancak sonra kendimi tuttum. Neden tuttum kendimi? Belki de adam için çok iyi bir şey olacaktı. Şimdi pişmanım. Unutamadım adamın halini. Bir daha öyle birisi görürsem, gidip konuşacağım. Hastanelerde tanıştığın insanlardan genelde iç açıcı hikayeler duymuyorsun gerçi... Adam çok dertli çıkar, anlatır da anlatır, ben bunalır ancak nezaketen kaçamam falan. Gerçekçi olmak gerekirse, içimde bu durumdan usanacak bir Mete mevcut. Çelişkili duygular içindeyim bu konuda, gördüğün gibi.
-------------------------------------------
Yine fazla yazdım sanırım.
HADEN!
Gönderen
Gorgi
zaman:
Perşembe, Ekim 22, 2009
0
yorum
21 Ekim 2009
KİŞİ!
Beni parçalanmadan evvelki halimle hatırla. Ayrıca şu anda pek uykusuzum, rüyamda bana yardım edersen pek sevinirim.
Bana bu uykulu halimde yardım eden şahane insana selamlar!
Öldüm ben, HADEN!
Gönderen
Gorgi
zaman:
Çarşamba, Ekim 21, 2009
0
yorum
18 Ekim 2009
14 Ekim 2009

Ne dersin, Kişi, sesim geliyor mu sana?
Hayalcilik boş ama hoş şey. Aklını başından alır ve oturduğun yerden yapılacak en güzel şeylerden biridir.
Kitapta idealist, karizmatik lideri öldüren kişi fakirlikten ve çektiklerinden ötürü o lidere karşı öfke duyan birisi. O lideri, lüks düşkünlerinin timsali olarak sayıyordu. Ancak onu öldürdüğünde bu duygusal insan bir o kadar da dehşete düştü. Çünkü insan öldürmenin idealizmle bir alakası yoktur. İnsan öldürmek, üzücüden başka bir şey değildir. Öte yandan kendi iyiliğini bastırmak için bilhassa kötülük yapan soğuk kanlı düşünür bu cinayeti neredeyse eğlenerek karşıladı. Düşünürün hayat felsefesi onun bu durumu, bu deneyimi ilginç bulmasını sağlıyordu. Ölüyü ilgiyle inceledi, gözlemledi ve onu okuduğu oyunlardaki kelimelerle betimledi. Cesedin katılaşmaya başlayan bedenini kauçuktan bir oyuncağa benzetti. İnsan aklı her şeyi kaldırabilir aslında. Bakış açısı!
Sonra neden bilmiyorum, aklıma Otostopçunun Galaksi Rehberi geldi. Dünyanın yok oluşu... Dünyanın yok olacağı gün, kitabın başkahramanı Arthur'un evini yıkmak için buldozerlerle gelirler. Evin olduğu yerden bir otoban geçecekti, yıkılması gerekiyordu. Arthur bu duruma karşı çıkarken arkadaşı ve aslında bir uzaylı olan Ford gelip onu bara götürüyor. Tam yirmi dakika içinde dünya yok olacaktır, bol bol alkol ve tuz alıp (otostopun etkilerini azaltıyor), gelecek dev uzay mekiklerine otostop çekmek için hazır olmalıydılar.
Ancak komik olan bu değil. Komik olan dünyanın yok olacak olmasıdır. Çünkü dünyanın dev uzay gemilerince yok edilme sebebi, uzayda yapılacak olan bir otobanın yolu üstünde oluşuydu. Yazarın yeteneğine bak. Bu durum bana çok komik gelir hep. Dev uygarlığımızın bir galaksilerarası otoban inşaatı sebebiyle tek seferde löp diye yok edilmesi. Bunları duymuş olmasına rağmen Arthur'un yıkılmak üzere olan evini korumaya çalışması da ayrı bir komedi. Arthur'un evi de aynı sebepten yıkılıyordu.
Bir kitaptaki cinayet sahnesinden sonra bunun aklıma gelmesine bir açıklama getiremiyorum. Ancak bir ara şu Otostopçunun Galaksi Rehberi'ni orijinal dilinde okumak istiyorum. Bir ara. Evet. Bir ara.
Hm, kaç gündür de film izleyemiyorum. Yarın biraz ona vakit ayıracağım. Beden zayıf düştü, bari aklı ve yaratıcılığımı meşgul tutayım. Yine oturup sudoku çözmeye başladım. Nasıl da paslanmışım ama, kolay olanları bile 8 dakikadan aşağı çözemiyorum. Düzeleceğim düzeleceğim.
Diyeceksin, zeki olarak eline ne geçecek? Ne bileyim be, belki yeterince zekileşirsem buna cevap verebilirim. Akıl oyunlarını özledim biraz. Ne zamandır aklım ya bir kızda mahmur ya çektiğim acıda zavallı ya geleceğimle evham dolu ya da internetteki bilgi çöplüğünde yüzer haldeydi. Uyuştum be.
Yedi anahtarın koruyucusuna sormak gerek hiç o kapıları açmak istemedi mi? Anahtar deyince aklıma Yerdeniz Büyücüsü'ndeki anahtarlara bakan büyücü geldi. Akademinin en yaşlı ve güçlü büyücüsüydü ancak tek yaptığı anahtarlara bakmaktı. O kitapları şimdi okusam çok farklı anlamlar çıkartırım ha. Yapmalı aslında.
Londra'da 50 kişiye tek bir soru soruyorlar. Yarın uyandığında nerede olmak istersin? Çok değişik cevaplar geliyor, bazı cevaplarsa çok sıradan. Ancak, yapılan şey ilginç geldi bana. Kıbrıs Şehitleri'ne gidip aynısını yapmak gerek aslında. Çok ilginç cevaplar çıkar aslında. Tamam, bir gün bunu yapacağım. Herhalde bana katılacak bir iki deli rahat bulurum.
Yeter bu kadar yazdığım. Haden görüşürüz.
Gönderen
Gorgi
zaman:
Çarşamba, Ekim 14, 2009
2
yorum
11 Ekim 2009
Adam geldi bana yine Türkiye'yi motorla gezmekten bahsetti.
Bu sefer gerçekten düşündüm. Acımın, ağrımın kaynağından kurtulayım; yine kendi ayaklarımın üstünde durup güçleneyim. İşte o zaman eğer hâlâ gönüllü olursa o adamla bu deliliği yapacağım. Yazdıklarım ise buraya yansıyacak. Yaşadıklarımı yazacağım. Ve düşüneceğim, şu dikkatimi dağıtan etmenler gittiğinde oturup etraflıca düşüneceğim. Elbet aklımın esnekliği geri gelir zamanla. Kaybettiğim kasları geri kazanırım.
Kaç sefer oldu buraya yazmaya niyetlendim; ancak yazarken yine kendime çok acıdığımı ve elle tutulur bir düşünceden yoksun sadece serzenişlerden ibaret şeyler yazdığımı fark edince vazgeçmiştim.
Hmm, bu arada hep merak etmişimdir. Şu windows media playerın shuffle modu hangi prensibe göre çalışıyor. Çünkü atlamama rağmen kaçtır inatla aynı parçalara dönüyor shuffle modu. Belki de programı her başlatışımda çalmak üzere sabit bir gelişigüzel liste yapıyor.
Derken bir otoriteden öğrendiğime göre iş tamamen programı yazan kişiye kalmış. Genelde algoritmik bir işlemmiş. Matematik!
Ben ermiş olayım lan bu kadar çektikten sonra. Bazen lanet ediyorum da, ancak sonra belki de gelecekteki ben olabilmem için gerekli bunlar diye avunuyorum. Zoraki fedakârlıklar. En azından dengesizliklerim için sağlam bahanelerim oluyor. Küçükken öyleydi. Bir tuhaflık, bir duygusal dengesizliğim olunca hep geçirdiğim hastalığı bahane gösterirlerdi. Hep o hastalık, hep o hastalık. Yaptıklarımın ağırlığını taşımayan birisiydim. Ne sorumsuzluğumun, ne de başka türlü şımarıklıklarımın.
Saat 01:04, yatmak istiyorum ancak istemiyorum da. Artık beklememe gerek yok, ancak yarın nasıl olacağımdan korkuyorum. Dileğim, yarını gamsız ve nispeten ağrısız, en önemlisi herhangi bir uyuşma olmadan atlatmam. Bunun bedeli uykusuzluksa, uykusuzlık olsun. Gördüğün üzere, tuhaf inançlar geliştirmeye başladım. Bir de batıl inançlar nereden çıkar diye sorarlar.
İstedikleri kadar rahat koltuklar getirsinler, hiçbir şey şu bağdaş kurmanın yerini tutmuyor ya.
Bugün gidip bir yığın tükenmez kalem alıp evin, arabanın, çantanın muhtelif yerlerine koydum. Hadi bakalım, şimdi kolaysa kalemsiz kalayım!
Saçı sakalı birbirine karışmış bir adam bana yeğenim dedi ve kendisinin bizim bir aile dostumuz olduğunu söyleyip durdu. Eğlenerek izledim adamı. Ara ara anlayamayacağı derecede alaycı cevaplar verdim, biraz göt ettim zavallı adamı. Cahil kişi, fark ettiyse dahi bulunduğumuz yer babamın sahibi olduğu iş mekânı olduğundan cevap vermedi. Tasmasını saldığımda hiper derecede bir egom var. Bazen mütevazılığımın sahte olduğunu düşünüyorum; ancak aslolan eylemdir değil mi? Hem böylesi yoğun bir kendini üstün görme hissinin bir yanılsama olduğunu biliyorum. Çok tatlı, sıcak, güven verici bir yanılsama; ancak yine de bir yanılsama. Ancak, doğrusu altıma verdikleri araba, elimin altındaki olanaklar, cüzdanımın şişkinliği ve çevremde benim kadar okumuş ancak sayılı insanın olması bu egoyu bastırmamda pek yardımcı olmuyor. Biri beni göt ettiğinde hoşuma gidiyor o yüzden; diyorum ki "Aha, al işte, oh olsun!"
Sanırım iş yerine bu kadar sık gitmemeliyim. Çirkin bir yüzüm ortaya çıkıyor.
Bu arada, artık amelyat olmaktan kaçınmayacağım. Hatta ilk fırsatta olmak istiyorum diyebilirim.
Günlük yazmaya ara vereceğim. Tüm yazı motivasyonum oraya gidiyormuş gibi geliyor. İnsanın içinde birikmesi lazım bir şeylerin ki sonunda şişip yoğun bir şekilde ifade edilmek istesinler de ben edebi bir şeyler yazayım. Psikolojik olarak rahatız olmam lazım, bir diğer değişle. Ha, en son ihtiyacım olan psikolojik rahatsızlık belki, lâkin ben bu yazısızlıktan rahatsız oluyorum artık.
Neyse işte, gideyim artık. Haden.
Gönderen
Gorgi
zaman:
Pazar, Ekim 11, 2009
0
yorum
05 Ekim 2009
Gönderen
Gorgi
zaman:
Pazartesi, Ekim 05, 2009
2
yorum
Etiketler: Şiirimsi
30 Eylül 2009
Şu gördüğün her şey senindir, Kişi.
Koktuğun çiçeğin rengi, rahiyası
Hatta denizin tuzu, dalgası, senindir.
Elmasın parıltısı, kuşun şakıması,
Elmanın tatlısı, güneşin ısısı,
Gördüğün, duyduğun, dokunduğun...
Hayatına aldığın tüm bunlar senin iken
Ben kime aitim sandın a tanem?

Bir dönem, bir çevirmen olarak oturmuş düşünüyordum. Çevirdiğim şey benim kaynak metni yorumlamam ve onu kendi kelime seçimlerimle bir nevi yeni baştan yazmamdı. Telif hakları yasasına göre çevirmen, yaptığı çevirinin eser sahibidir. Yorumun telif hakkı, yorumcuya aittir. Bu arada yasa sadece örnek vermek içindi, bu düşünce zincirinin başlangıcı o yasa değil.
Yorum, yorumcuya aittir.
Aklıma şu geldi: Gördüğümüz ve işittiğimiz hiçbir şey, bizim onları algıladığımız aynı şeklinde diğerleri tarafından algılanmıyor. Renkler tartışılmaz. Kiminin yeşili, kiminin mavisidir. Ortada bir yorum söz konusu. Bir kaynaktan bir ereğe giden yolda, materyal beynin süzgecinden geçiyor. Beyin, kaynak materyali kendisinin anlayacağı bir forma çeviriyor.
Sanırım nereye varacağımı kestiriyorsun. Evet, bu mantıkla, algıladığımız her şeyin üstünde bir hakkımız var. Soyut bir hak belki ve yasal olarak kabul görecek bir şey değil (herhalde yasal olsa tüm sistem çökerdi); ancak bu kendi nezdimizde ve öznelliğimizde onlara sahip olduğumuz neticesini değiştirmiyor.
Her şey ve herkes benimdir, ben herkesinimdir. Algıda seçiciliğe dikkat. Aslında oldukça barışçıl bir düşünce oldu.
Tam ve açıksız bir fikir olmadığını düşünüyorum; ancak etraflıca düşünebileceğimden de emin değilim. Belki ileriki bir tarihte, bu yazıyı tekrar okuduğumda.
Bu eski bir fikirdi aslında. Nerden geldi aklıma? Bir şarkıda "I'm yours." diyordu, oradan hatırladım.

Bu kadar yeter herhalde. Bu aralar çok aksiyim. Bu öfkemin neye dayandığından emin değilim. Zaten beynim kanatlanıp uçtu gibi.
Haden.
Gönderen
Gorgi
zaman:
Çarşamba, Eylül 30, 2009
1 yorum
26 Eylül 2009
Dinin, mitolojinin konuları olmasaydı günümüz sanatı bu kadar gelişebilir miydi diye merak ediyorum. Biraz da arz&talep meselesi tabi ki.
Diğer merak ettiğim konu, acaba İslamiyette resim günah sayılmasaydı günümüz resim ve heykel sanatı farklı bir yerde olur muydu? Öyle bir şey olsaydı, günümüz İslam toplumları farklı bir yerde olur muydu?
Dün Londra Milli Galerisi'ni gezerken aklımdan bunlar geçti. Çünkü bir dönemin en ünlü eserlerini ya din betimlemeleri ya da aristokrasinin talebi üzerine yapılan portreler, manzara resimleri oluşturuyor. Bundan başka siyasetin de etkisi var.
Ha, ressamların sadece kendi insiyatifleri doğrultusunda yaptıkları resimler de var elbet, fakat diğer konulara kıyasla sayıca az kalıyorlar.
Eh, dün o kadar resim dolaştığım sebebiyle olsa gerek, rüyamda yine aynı galerideydim. Yardımsever dünya vatandaşı ben, çerçevesi yamuk duran bir resmi görevlilerden birine bildiriyorum.
Kadının biri geliyor, zincirle duvara monteli resmi bir eliyle iterken resmin arkasında bir şeylerle oynamaya çalışıyor. Ben diyorum yardım edeyim, lütfen diyor, devasa resmi tutuyorum.
Ben tutarken bu kadın cebinden bir çakmak çıkartıp çerçevenin altına tutmaya başladı. Dedim n'apıyorsun? Hiç oralı olmadı. Resmi oynatmaya çalıştım, kurtaramadım. Arka tarafa yardım etmeleri için seslendim, bir bakmışım ışıkları kapatmışlar kapıları kitlemişler gitmişler.
Madem durum bu, duruma el atmalı, kadını dürttüm. Kadın olduğu gibi yere yığıldı sanki bir heykel. Yüzünden sabitlenmiş deli bir gülümseme, elinde ise hâlâ yanan çakmak. Buradan kaçıp gitmeli diye düşündüm, kadını sürükleye sürükleye odanın köşesine bıraktım; bir bez alıp resmin çerçevesindeki parmak izlerimi sildim. Sonra uyandım.
Biraz tuhaftı.
Gönderen
Gorgi
zaman:
Cumartesi, Eylül 26, 2009
1 yorum
24 Eylül 2009
Londra'nın gözü mü çıktı canım?!
Pek sayılmaz. Bugün o dönme dolaba bindim. Güzel bir manzaraydı. Doğrusu Londra'yı tepeden, elimde harita ile kıyaslayarak inceledikten sonra artık kaybolacağımı hiç sanmıyorum. Fakat kent sandığımdan çok daha dolu doluymuş. Gez gez bitmiyor. Gezilesi belli başlı mekanlarda saatler geçiyor; ve üstelik her yer saat 17'de kapanıyor ve ben evden en erken 12'de çıkabiliyorum.
Fena kent değil ya, oldukça canlı, heyecanlı. Bugün metrodan çıkarken arkadan polisin biri "Açılın, çekilin yoldan!" diye bağırıyordu. Çekilince bir baktık dört polis bir kadını kelepçelemiş, yaka paça götürüyor. Heyecana gel. Acaba ne yaptı kadın.
Bakalım bugün çektiklerimden daha iyi fotolar çekecek miyim ileriki günlerde. Madam Tuso'ya gittim çünkü ve tek başına delirmemin bir sebebi olarak önüme gelen insanı çevirip abuk sabuk fotoğraflarımı çektirttim. Madam Tuso'ya bir arkadaşla girmeliymiş, onu öğrendim. En az senin kadar deli bir arkadaş, ancak o zaman çok eğlenceli olur. Yanlış anlamayasın, bugün de eğlendim.
Hyde Park'ta uzun uzun oturrabilmek isterdim, eğer ki kıçım nemli toprak sağ olsun rutubet almasaydı.
Haden.
Gönderen
Gorgi
zaman:
Perşembe, Eylül 24, 2009
0
yorum
23 Eylül 2009
Bazı meraklardan vazgeçemiyor insan, Kişi.
Neden vazgeçsin ki hem? Bugün British Museum'un karşısında bir dükkan gördüm. Vitrininde birkaç çizgi romanın kahramanları seçilebiliyordu. Yakınına gidince bunun bir çizgi roman dükkanı olduğunu anladım. İçeri girince yüzümdeki şaşkınlık ifadesi yerini koca bir gülümsemeye bıraktı.
Tıpkı filmlerden, okuduğum çizgi romanlardan, oradan buradan bildiğim gibi bir çizgi roman dükkanıydı bu. Tüm duvarlar yüzlerce cizgi romanla doluydu. Rengarenk, her tarafta her konudan her yaşa hitaben materyaller. Rafların tepesinde çok eski bazı çizgi romanların kapaklarını görebiliyordun çerçevelenmiş bir halde.
Dolandım biraz, küçük bir dükkandı. Sonra aşağı inen merdiveni vark ettim, çok dar bir dönen merdivendi. İnince aşağı bu sefer kendimi bir manga cennetinde buldum. Kİmi okuduğum kimiyse ismini duyduğum yüzlerce manga serisi. Uzunca bir süremi bu mangaları karıştırarak geçirdim.
Böylesi bir çizgi roman sever olduğumu kendim de bilmiyordum doğrusu. Aslında şaşılacak bir şey değil. Benim yaşlarımdakilerin bir zamanlar sarmış olması çok olası bir merak bu çizgiromanlar. Bence şimdiki çocuklar bu bakımdan biraz şanssız. Bizler efsane çizgiromanların ilk çıktığı zamanları gördük, onları takip ettik. Sonraları bu alışkanlığımızla mangalar okuyabildik (sadece bazılarımız.)
Gerçi tipik Amerikan çizgi romanlarından pek hazzetmiyorum. Ancak çizgi roman deyince akla illa ki bunlar gelmemeli zaten. Orada, raflarda, tipik Amerikanlardan sayılmayacak çok önemli çizgi romanlar var. Bugün, çok başarılı romanların kapsadığı konu ve hisleri çok farklı bir etkililikle başarılı bir şekilde anlatan birçok çizgi roman sayabilirim sana.
Şİmdi soruyorum kendime, neden o dükkanın fotoğrafını çekmedim ki ben? Sık sık yanımda fotoğraf makinesi taşıdığımı unutuyorum.
Bugün de bol bol yürüdüm. British Museum'a gittim ve orayı gezmek için apayrı bir güne ihtiyacım olduğunu anladım. Malesef bu seferki ziyaretimde bunu gerçekleştiremeyeceğim. Belki bir sonrakinde. Yarın ise National Gallery'e gideceğim. Muhtemelen orası için de aynı şey olacak. Çok şeyi ard arda sıkıştırmaya çalışıyorum. Bir de yanımdakileri gereğinden fazla oradan oraya sürüklemek istemiyorum. Beni misafir bellediler diye kendilerini çok hırpalıyorlar. Onlara nasıl anlatırım bilmiyorum, beni gezdirmekle yükümlü olmadıklarını.Eh, yapacak bir şey yok. Kendi kendilerine çektiriyorlar.
Haden, görüşürüz.
Gönderen
Gorgi
zaman:
Çarşamba, Eylül 23, 2009
0
yorum
22 Eylül 2009
Penceremde çayır çimen kokusu, Kişi.
İngiltere'deyim. Londra. Çeşit çeşit yüz, istediğimden de fazla İngiliz aksanı, kalabalık capcanlı dopdolu sokaklar...
Camden Market'e gittim, daha sonra ise merkezde dolaştım. Tüm bu süre boyunca İngiliz aksanında söylenilen her kelimeyi yüksek sesle taklit etmek istedim. Kaç defa bağırmak istedim "I'm na fokin her!" diye, anlatamam. Ilgın'ın kulakları çınlasın.
Bu arada Londra halkı hakkındaki ilk izlenimlerim, onların oldukça sevecen ve yardımsever oldukları taraflarındadır. Kime yön, yol, yordam sorsam yardımcı oldu. Beşinden ikisi esprili çıktı. Falan filan fıstık işte. Tek bir günün deneyimiyle sonuca varmamalı belki de. Yine de fena bir yer değil.
Ve iki gündür hava güneşli. Bu aylarda böylemiş. İngiltere'nin o gelişigüzel, tuhaf yağmuruna yakalanmadım daha yani. Hevesle (!) bekliyorum.
Ve şu metro işi oldukça karmaşık. Fakat sanırım az çok anladım. İlk gün için şaşılacak bir şey değil bu kafa karışıklığı. Üstelik tüm bu süre zarfı boyunca Ece ve Sinem ile birlikteydim. Yani problem çözmek için uğraşmam gerekmedi, hep onlar yönlendirdiler beni. Yanımda yol gösteren birileri varken nereye gittiğime ya da nasıl gittiğime pek dikkat etmiyorum. Yalnız onlar da Londra'da yeni sayılırlar, o yüzden bazen hep birlikte kafa yormamız gerekti.
Ayrıntılara girmeyeceğim. Yarın vaktimi biraz müze falan gezmeye ayıracağım. Bir de Soho'nun dükkanlarına bir göz atarım belki ;) Bugün pek dolaşamadım sokakları dilediğimce.
Şimdi, biraz düşünceden bahsedeyim.
Bir zamanlar bir etkileşime inanırdım. Duyguların fikirleri değiştirdiği gibi fikirlerin de duyguları değiştirdiğini düşünürdüm. Bir duruma düşünsel yaklaşımınız ne hissedeceğinizi belirleyebilir. Ya da ani bir duygu yoğunluğu tüm aklınızı başınızdan götürebilir ve bir konu hakkındaki fikirlerinizin ne şekilde olacağını belirleyebilir. Bu çok hızlı oluyor, duygular ateş gibi. Öte yandan düşünce şeklinizde zaten var olan hislerinizi ya da hissizliğinizi değiştirebilirsiniz fakat bu çok daha uzun süren bir şey. İnsan bu ikincisini yapacak sabıra ve zihinsel disipline sahip oldu mu sanırım aşamayacağı çok az engel kalır.
Buna inanırdım. Fakat şimdilerde bunun biraz ütopik olduğunu düşünüyorum. Ya da eskisi kadar sabırlı ve iradeli olmadığımdan ve dolayısıyla da bunu bahsettiğim aklın duyguları şekillendirmesi/yönlendirmesi işini beceremediğimden artık bu düşünceyi takip etmeyi bıraktım diyelim.
Yeter bu kadar yazı sanırım. Burada saat 00:49. Türkiye'de olsam 02:49 olurdu. Eh, Türkiye'deyken saat 3'te 4'te yatmaya alışmış olmam burada işime yaradı. Geç yatma alışkanlığımın bu şekilde işime yarayacağı aklıma gelmezdi.
Şimdi, bu yazıya bir iki foto ekleyip bitireyim.
Haden.
Gönderen
Gorgi
zaman:
Salı, Eylül 22, 2009
0
yorum
19 Eylül 2009
Uzundur çember fikrimden ketum geceler.
Battı balık yan gider misali madem bu saate kadar durdum, bari bloga bir şeyler yazayım dedim.
Bu kadar.
'Bu, şiirin sonudur.'
Gönderen
Gorgi
zaman:
Cumartesi, Eylül 19, 2009
0
yorum


